21 Ocak 2017 Cumartesi

İSTERSENİZ ŞANSLI OLABİLİRSİNİZ

Şans kapınızı çalsın ister misiniz? Hani fırsatlara rastlayıp, işlerinizin rast gittiği bir hayatta yaşamak çok keyifli olur değil mi? 

Şanslı olmak aslında bir yandan elinizde, çünkü şansın kapınızı çalması için öncelikle düşünce sisteminizde bazı değişiklikler yapmanız gerekecek. Sonrada iletişimin gücünü kullanmak işinizi kolaylaştıracak. Tabii ki eyleme geçirilmemiş hiçbir düşünce başarıya ulaşamaz, bunun için hemen harekete geçilecek.

Şans, tesadüfleri sever 
Şimdi diyeceksiniz ki şans tesadüfleri sever. Ancak gözümüzün önündeki fırsatları görmemiz de bizim elimizde. Bununla ilgili bir çalışma yapılmış.  

Bir kafeye gitmeleri için kendini şanslı ve şanssız kabul eden iki kişiye aynı ortam sağlanmış ve sonuçlar izlenmiş. kafeye giderken yola para bırakmışlar, şanslı olan parayı görüp, kafede oturan bir yönetici ile konuşup çevresiyle iletişim kurmuş. Şanssız olarak gören ise, parayı görmemiş, kafede kimseyle iletişim kurmamış. 

Sonuçta ortamda aynı fırsatlar olsa da size sunulan fırsatları kullanmak için iletişim kanallarınızı açmanız gerekiyor. 

Kendini doğrulayan kehanet düşüncesi
İlk basamak olan düşünce sistemimiz ile başlayalım. Kendini doğrulayan kehanet düşüncesi, "Pygmalion Effect" (Beklenti etkisi) adıyla biliniyor. Yani düşünce şeklimiz hayatımızı etkiliyor. Mesela, kendimize duyduğumuz güven sürekli olarak artıp azalabilir ve sonunda da ağır basan yönde kehanet gerçekleşir. 

“Sınıfta Pygmalion” adlı kitabında yazarı olan Robert Rosenthal iletişimle ilgili bir deney yaptı. Bir ilkokulda yaptıkları çalışmada, her sınıftan eşit sayıda öğrenci rasgele seçilmiş iki gruba ayrılıyor.

Araştırmada Rosenthal öğretmenlere, bazı öğrencilerin diğerlerine göre daha yüksek potansiyel gösterdiklerini ve ileride çok başarılı olacaklarını belirtiyor.  Oysa çocuklar rasgele seçilmişler ve potansiyelleri bilinmiyor.  

Birkaç ay geçtikten sonra araştırmacılar bakıyor ki, öğretmenlerin farkında olmadan bu seçilen öğrencileri daha çok teşvik ve takdir ettikleri görülüyor. Bunun sonucunda da bu öğrenciler daha iyi ödevler teslim ediyorlar ve zeka testlerinde diğer öğrencilerden daha yüksek puan alıyorlar. 

Rosenthal’a göre,  öğretmenlerin yüksek performans beklentisi, öğrencilerine söyledikleri sözler ve beden dilleri gibi sözel ve sözel olmayan çeşitli iletilmiş şekillerinden olabilir.  Böylece gelişen olumlu beklentiler öğrencilerin öğrenmelerini destekliyor. 

Beklentinin gücü
Michelle Pfeiffer’in dediği gibi; “Yaşamımın bir aşamasında yolumu değiştirdim ve artık olayların sürekli karanlık yanlarını görmek yerine aydınlık yanlarını görmeye başladım. Şimdi genel olarak baktığımda çok şanslı olduğumu düşünüyorum.” 

Başarabileceğine inanan kişi başarmak için hareket eder. Karl Wallenda adında bir ip cambazı senelerce başarılı gösteriler yaptıktan sonra bir gün ipten düşerek hayatını kaybeder.  

Ölümünden sonra eşinin söyledikleriyle, Karl Wallenda'nın, düşmeden önceki üç ay boyunca tek düşüncesinin ipte yürümek yerine ipten düşmek olduğu ortaya çıkar. İşte buna Wallenda Faktörü denir.  

Sağlık ve düşünce
Düşünce şeklinin olumlu olması ile ilgili başka bir çalışmada da, 2 binden fazla erkeği geleceklerinin pozitif, negatif ve nötr olacağını düşünenler diye üç gruba ayırırlar.  6 yıl boyunca gözlemleler;  negatif olanların kanserden, kalp ve damar hastalıklarından veya kaza sonucu ölme olasılıkları nötr gruba göre çok daha yüksek çıkar. Pozitif olanların ise, nötr ve negatife göre çok daha düşük olduğu gözlenir.

Şanslı olmak için önce düşünce sistemi değişmeli 
Tüm pişmanlıklarınızı geride bırakın, artık şanslı birisiniz. Çünkü şans olaylara bakış açınız ve gerçekleşmesi için harekete geçmenizle doğru orantılıdır. Siz her probleme ‘çözerim’ diye bakarsanız, şans denilen tesadüfler zinciri de peşinizden gelmeye başlar. 

Tutumunuz sayesinde şansınızı kendiniz yaratırsınız. Eğer hiçbir şey yapmazsanız, hiçbir şey olmaz. Ancak dışarı çıkıp, bir şeyler yapmak için çaba harcarsanız, fırsatlar sizi bulur. Bazen zorlu günler yaşanabilir, mücadele ettiğiniz sürece umut vardır. Çıkış yolu aradığınız sürece şans sizi bulacak ve yardımcı olduğunu göreceksiniz. Şanslı insanlar, beklentileri, tutkuları ve hedefleri olanlardır. Şanssız insanlar her şeyin ters gideceğini düşünür. 

Şans sizin elinizde, kullanın ve istediklerinizi gerçekleştirin. 

20 Ocak 2017 Cuma

BEYİNİN GİZEMLERİNİ ÇÖZEN BİLİM KADINI

ABD’nin en saygın eğitim kurumlarından Chicago’daki Northwestern Üniversitesi Les Turner ALS Araştırma Laboratuvarı’nın kurucu başkanı olan Dr. Hande Özdinler, dünyada ilk defa beyindeki motor nöronları (sinir hücrelerini) ‘Floresan Yöntemiyle’ izole ederek görmeyi sağlayan çalışmayı gerçekleştirdi. Bu, Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) ve diğer tüm sinir hücre hastalıkları için önemli bir buluş olarak kabul edildi.

Bu çalışma ile hücrelerin hücresel, genetik ve mekanizmasal ölüm nedenleri büyük bir titizlik ve doğruluk payıyla incelenebilecek ve hastalıklarda neden bu hücrelerin öldüğü bulunacak. Buluş Nature Neuroscience’da, Journal of Neuroscience ve Cerebral Cortex dergilerinde yayınlandı ve Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) tarafından 2,5 milyon dolarlık rekor destekle ödüllendirildi.

Hareketimizi sağlayan beyindeki ve omurilikteki sinir hücrelerini öldürerek felce neden olan ALS hastalığında, beyindeki diğer hücreler benzer oranda zarar görmediği için, hastanın hafızası, düşüncesi, algılaması değişmiyor. 

Beyin motor nöronlarını izole ederek kültür ortamında çalışan ilk bilim insanı olan Dr. Hande Özdinler, çalışmasında şunları yaptı: Beyin motor nöronları hasta olan hayvan modelleri geliştirdi ve  bu nöronları florasan olan ilk motor nöron transgenik modelini yaptı. Beyin her ne kadar kompleks ve karışık olsa da virüsleri kullanarak beyinde diğer nöronları etkilemeden sadece genetik tedaviye ihtiyaç duyan motor nöronlarının genetik yapısını değiştirmenin yolunu. Geliştirdiği florasan motor nöronlar sayesinde yepyeni ilaç keşif yöntemlerini buldu.  

Dr. Özdinler bu birbiri ardına gelen buluşlarından sonra International Innovation Dergisi tarafından 2015 yılında Dünyanın En İyi Buluş Yapan 10 Kadın Bilim Akademisyeninden biri seçildi. Çok prestijli bir ödül olan Harvard Center for Nervous System Repair ödülünü de alan ilk ve tek Türk oldu. 

“Yenilgi yemeğin tuzu biberidir. Bir yenilgi sizin o yaptığınız şeyi ne kadar istediğinizin testidir” diyen Türkiye’nin ilk moleküler biyologlarından biri olan Dr. Hande Özdinler ile ilham veren öyküsünü konuştuk

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
Çok mutlu bir çocukluğum oldu. Sevgi ile dolu bir evde büyüdüm annem ve babamın birbirlerine olan aşkları belki bugün masallarda bile yoktur. Zaten babam vefat edince annemin kalbi dayanmadı ve 100 gün sonra annemi de kaybettik.  Kardeşim de daha çok gençken 23 yaşında vefat etti, beyin kanaması geçirdi, birden aniden gitti ve ailemiz korkunç bir hüzüne büründü. Ben o sırada Amerika’da doktora yapıyordum. Kardeşim vefat edince konumu, üniversiteyi her şeyi değiştirdim ve sinir bilimlerine yöneldim. 

20 seneden fazla süredir Amerika’dayız. Babama “Babacım gideceğim doktoramı alıp geleceğim, söz” dediğim yolculuk uzadı da uzadı, doktora, post-doc, şimdi profesörlük derken bir de baktık ki burada kaldık.  Şimdi hele kardeşim, annem ve babam da vefat ettiği için Türkiye benim için çok hüzünlü bir yer oldu. 

Nasıl fark yaratırsınız?
“Nasıl fark yaratayım?” diye düşünmedim hiç.  İçimden geldiği gibi, doğru olduğuna inandığım gibi davranırım. Doğru ve açık sözlüyümdür, babama söz verdiğim üzere her zaman doğruya doğru yanlışa yanlış deme cesaretini gösteririm. Öyle olunca bir de bakmışım ki fark yaratmışım. 

Bilim dünyasında fark yaratmamı ise meraklılığıma ve inatçılığıma borçluyum. Çıkmayan hiç bir deney beni yıldırmaz hatta daha çok meraklandırır,  ille anlayacağım ille bulacağım hiç ucunu bırakmam, bütün ipuçlarını büyük bir titizlikle toplarım sanki Sherlok Holmes gibi çalışırım. Çünkü bilinmeyen bir biyolojiyi çözmeye ve sistemi anlamaya çalışıyoruz.  Laboratuvarda sabahladığım birçok gece olmuştur, eve gitmeyi unuttuğum çok olmuştur. Deney yapmak bambaşka bir şey bir kere bir buluşun heyecanını yaşayan insan, artık normal bir insan olamaz. 


Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Ben hiç bir şeyi yenilgi olarak görmem.  “Yenildim” dediğiniz anda yenilirsiniz, neden kendime yenildin diyeyim ki. Hep kendime “Aferin” derim, “İyi dayandın, çok iyi denedin, bundan da bir ders çıkar. Hadi bakalım yola devam üzülmek yok, topla kendini.” Böyle şeyler söylerim kendime.  

Beni üzen yenilgiler değildir, beni üzen haksızlıklardır. Haksızlıklar karşısında çok sinirlenirim ama yenilgi, yemeğin tuzu biberidir. Bir yenilgi sizin o yaptığınız şeyi ne kadar istediğinizin testidir. Eğer ilk yenilgide geri adim atıyorsanız, çok da istemiyormuşsunuz demektir. 

Yenilgi aslında bir kamçıdır, ikinci raundun başlama gongudur. Ben yenilgilerden aslında biraz da mutluluk duyarım, her istediğini ilk seferde elde eden insan mutsuz ve doyumsuz olur. Yenilmeli insan büyük büyük yenilmeli ve daha büyük başlayabilmeli ki çok büyük başarılara imza atsın. Yenilmekten korkan birisi başarılı olmak nedir hiç bir zaman öğrenemez.

Schopenhauer’un sözü çok hoşuma gider: “Yenil, yine yenil, öyle güzel yenil ki artık yenilmek mümkün olmasın.”  Ben en büyük buluşlarımdan birini bu motto ışığında yaptım. Tam 3 sene boyunca her deneyimde yenildim ama işin ucunu bırakmadım. Dünyada beyin motor nöronlarını kültürleyebilen ilk insan oldum.

Sizin için para nedir?
Babam bana zengin ve varlıklı arasındaki farkı çok küçük yaşta anlattı. Ben hiçbir zaman zengin olmadım, zengin olmak için bir isteğim de olmadı ama her zaman varlıklı olmak isterim.  Şükür ki varlıklı bir hayatım var. Biliyorsunuz varlıklı insan elindeki imkanla en çok fark yaratandır, başkalarına faydası olandır.  Ben çok mütevazi ve gösterişsiz bir hayat sürerim, cebimde bazen hiç para tutmam, hiçbir gereksiz harcama yapmam, ama bazı şeyler vardır ki harcama yaparken fiyatına bile bakmam anında öderim. Örneğin, gitmem gerektiğini düşündüğüm bir konferansın kayıt ücreti,  yayınladığımız yayının halka açık olması için ödenen fark, konferanslara giderken uçak biletleri ve bazı konser biletleri gibi.  
Bir arkadaşım bana demişti k; “Para kadın gibidir onun peşinden koşarsan ve amacın onu elde etmek olursa, senden kaçar. Ama eğer bir amaç belirlersen hayatın için para seninle ortak olmak ister, o gelir seni bulur. Para güzel projeleri sever.”  Şu anda da benim paraya ihtiyaç duyduğum proje ALS ilaç projesi. Bu sene içinde 5 milyon Dolar bulmam gerekiyor, bakalım dediği doğru çıkacak mı ve para beni bulacak mı? 


Kendinize hedef koydunuz mu?
Evet, daha 13 yaşındayken moleküler biyoloji ve genetik okuyacağım diye ilk hedefimi koymuştum ki o zaman Türkiye’de daha moleküler biyoloji eğitimi veren bölüm ve üniversite yoktu. Sonra 15 yaşındayken gen mühendisi olacağım diye bir hedef belirlemiştim.  Bu iki hedefime de ulaştım. Şu anda gen mühendisliği teknikleri kullanarak hastalıklara hayvan modelleri geliştiriyoruz ve ben de Türkiye’nin ilk moleküler biyologlarından biri olarak Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun oldum. 

Şimdiki hedefim ALS hastalığını bitirmek ve görün bakın ki bitireceğiz, kaçışı yok elimizden.  Her zaman 3 senelik 5 senelik ve 10 senelik planlar yaparım. Hatta şu anda Allah uzun ömür verirse hayatımın planını da yaptım. ALS’ye ilaç bulduktan sonra kendimi resimlerime ve kitap yazmaya vereceğim. Resim sergileri açacağım, kitap imza günleri yapacağım, daha çok çocuk okutacağım ve böyle sakin sessiz ama internet bağlantısı güçlü bir yere yerleşmek istiyorum eşimle. Öyle planlarım var. 

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Ben birçok ipte tek başına yürüyen bir akrobat gibiyim.  Hem anneyim, hem eşim, hem büyük bir laboratuvarım var, birçok farklı projelerimiz var, Türkiye’deki ALS hastalarına özellikle kendimi çok yakın hissediyorum elimden geldiğince onların sorularını cevaplamaya çalışıyorum.

Şimdilerde bir de ressamlığa başladım. Kanvas üstüne ebru tekniği geliştirdim, şimdi bu yeni resim yapma tekniğini OzdinART ismi ile patent altında korumaya aldım. Yakında resim sergileri de açmak istiyorum. Resimlerimi satıp bilime bütçe yaratmaya çalışacağım.  Bunun yanında eskiden şiir yazardım veya yazdıklarımın şiir olduğunu zannederdim. Şimdilerde de kısa hikaye denemelerim var. 

“Aklıma Geliyor İşte” isimli bir kitap üzerinde çalışıyorum. Hayatımda bana anı olmuş anları derlediğim bir kitap.   Birçok dalı olan bir ağaç gibi hissediyorum bazen kendimi ama ağaç bence nasıl dallarımı dengede tutuyorum diye düşünmez sanırım, ağaç olmaya devam eder.  

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Esas yarıştığım kişi kendimim, kendim dışında pek bir rakibim yoktur. Ama böyle bana saldıran beni yok etmeye çalışan, küçük düşürmeye ve etkisiz eleman kılmaya çalışanlar oluyor arada. Onlar için çok üzülüyorum enerjilerini benimle uğraşmaya harcayacaklarına kendilerini iyileştirmeye harcasalar daha iyi olur.  

Benim şimdiye kadar rekabet içine girdiğim birisi sanırım olmadı, ama sürekli bir yarış içindeyim daha hızlı, güzel ve etkili yapma bir önce yaptığımdan daha iyi yapma. Böyle konularda kendimle yarış içindeyim genelde. 

Çocukken kendi kendime satranç oynardım.  Ben beyaz olurdum, karşı taraf da siyah olurdu, ben beyaz olarak planlı bir şekilde oyun kurardım. Siyah da beyazın yarattığı boşlukları doldurur, oyun kurmaz ama hatalar ve açıklar üzerinden anlık oynardı. Böylece kendi kendime satranç oynardım, bazen siyah kazanırdı çok sinirlenirdim.  


Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Maalesef çok dikkat etmiyorum.  Eşimle göl kenarında koşmak, yüzmeye gitmek çok hoşuma gidiyor ama spor yapmaktan hele de böyle kapalı yerlerde makine üzerinde koşmaktan hiç hoşlanmıyorum ve spor salonlarına giden birisi bir türlü olamadım, oysa her ay düzenli üyelik aidatımı ödüyorum..  Çocukken düz duvara tırmanan o küçük cılız kızın şimdiki bana nasıl dönüştüğünü anlamak zor.  Sağlığıma daha çok yediklerime dikkat ederek katkıda bulunuyorum sanırım. 5 seneden beri vejetaryenim ve onun çok büyük faydalarını gördüm yakında Vegan da olmak istiyorum, ama yavaş yavaş bir geçiş olacak sanırım. 

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Ben hep sevdiklerimi kaybettim önce kardeşim, babam, annem, Gamze ablam ve iki çocuğumu da doğuramadan kucağıma alamadan kokusunu duyamadan kaybettim.  Bu dünyada bir insanın sevdiğini kaybetmesi kadar korkunç bir duygu yok. Belki o yüzden ALS hastalarına ve onların akrabalarına kendimi çok yakın hissediyorum. Onlar da sevdiklerinin gözlerinin önünde yavaş yavaş hastalandığını görüyorlar ve bir şey yapamıyorlar.  Benim de babam, beyin kanaması geçirdiğinde ben ki beyin ile ilgili çalışıyorum, hiçbir şey yapamadım.   Ama sonra ne yapabileceğimi anladım. Onların aslında ölmediklerini ve hep benimle olduklarını fark ettim ve hayatım değişti. 

Bence bir insan sadece ümidini kaybettiği zaman artık hayatının bir anlamı olmaz, onu kaybetmediği sürece her şeye yeniden başlayabilir.  Ben de içimde daha güzel, herkes için daha güzel, bir hayat yaratma umudunu canlı tutup ölüp ölüp yeniden doğma yetisi geliştirdim. 



18 Ocak 2017 Çarşamba

AMELİYAT OLAN ÇOCUĞUN PSİKOLOJİK ANATOMİSİ

Cerrahi operasyonlar genellikle tıbbi açıdan düşünülse de, psikolojik boyutları da unutulmamalı. Fizyolojik iyileşmenin tam olarak sağlanabilmesi için psikolojik iyilik ve zindelik de gerekli. İki durum beraber yürütüldüğünde iyileşme süreci de kolaylaşır ve hızlanır. 

9 yaşında birden fazla cerrahi operasyon geçiren bir çocuk danışanından yola çıkarak bu konuda farkındalık oluşturulması gerektiğini belirten Uzm. Psikolog Serap Duygulu, “Olay çocuğun, ilk ameliyatında anestezi verilmeden önce ameliyat masasında beklerken yaşanmış. Doktorları, çocuğun verebileceği tepkiyi düşünmeden; operasyon sırasında kullanılacak aletlerden, operasyonun nasıl gerçekleşeceğine kadar tüm ayrıntıları konuşmuş, hatta kullanılacak aletleri çocuğun gözü önünde birbirlerine göstermişler” dedi. 

Ameliyatın son derece başarılı şekilde gerçekleştiğini dile getiren Duygulu,  şunları anlattı: “Ancak ameliyat sonrası beklenmedik gelişmeler oluyor ve çocuk tekrar ameliyata girmek zorunda kalıyor. Bu ameliyat ilkine göre daha kısa süreli ve daha az riskli olmasına rağmen çocuk ciddi bir korku, kaygı ve tepki davranışları göstermeye başlıyor.” 

Doktordan Korkan Hasta
Ameliyat tarihine 2 gün kala tepkilerin dozu giderek artıyor ve çocuk ciddi ağlama krizleri geçiriyor, gece kabuslar görmeye başlıyor ve ailenin durumun neden kaynaklandığını bilemediği için kendisine başvurduklarını söyleyen Duygulu, “Çocuk korkularından aileye bahsediyor ancak aile durumun ciddiyetini kabul etmekte zorlanıyor. Çünkü doktorlarına bu durumdan bahsetmekten çekiniyorlar. Alanında en önemli uzmanlardan biri olduğunu, kendileriyle konuşurken bile her konuda soru soramadıklarını, sordukları sorunun doktoru sinirlendirebileceklerinden ve ameliyatı yapmaktan vazgeçmesinden çekindiklerini anlatıyorlar” diye konuştu. 

Korkunun kaynağının ameliyatın kendisi olmadığını ama ameliyat öncesi tekrar aynı konuşmalara ve görüntülere tanık olmaktan korktuğunu anlatan küçük çocuk için farklı bir çözüm yolu bulduğunu kaydeden Duygulu, şu bilgileri verdi: “Çocuğun kendisinin doktoruyla konuşmasını ve korkularını kendisinin anlatması gerektiğini söyledik. Hem anestezi ekibi, hem de doktoru durumun bu noktaya gelmiş olmasından üzüntü duyduklarını söyleyerek gerçekten de son derece konforlu bir ameliyat ortamı oluşturdular.”

Bebekte Hastane Korkusu Oluşursa
Başka bir vakadan daha örnek veren Duygulu, bu kez 2.5 yaşındaki bir çocuğun bebekliğinden başlayarak birkaç kez hastanede yatması ve küçük operasyonlar geçirmesi nedeniyle artık doktor muayenehanesine karşı direndiğini anlattı. 

Kendi Kendimize Bile Yalan Söylediğimiz Bir Durumda Çocuğun Güvenini Kazanmak Mümkün Değil 
Küçük yaşta korku ve kaygılarla mücadele etmenin çok zor olduğunu vurgulayan Duygulu, “Çünkü çocuk, ona anlatılanları ya da verilecek önerileri algılamaktan çok uzak. Aile tutumlarımızla da bu korkuları bilerek ya da bilmeden perçinliyoruz. Bir yere giderken çocuğunu yanında götürmek istemeyen anneler, ‘doktora gidiyorum, sen gelme, gelirsen sana iğne yapar’ diyebiliyor ya da ‘yaramazlık yaparsan doktor sana iğne yapacak’ diyerek çocuğu sağlık personeliyle korkutabiliyor. Çocuk gerçekten doktora götürülmesi ve aşı olması gerektiğinde bu defa da ‘korkma, bir şey olmayacak, canın yanmayacak’ denilerek sakinleştirilmeye çalışılıyor. Oysa kendi kendimize bile yalan söylediğimiz bir durumda çocuğun güvenini kazanmak ve korkmamasını sağlamak mümkün değil” şeklinde konuştu. 

Ameliyat Öncesi ve Sonrası Hastalarla Doğru İletişim Kurulmalı
Doktorluğun, insanın hayatına dokunmanın, sağlığına kavuşturmanın, yaşama imkanı sağlamanın son derece zor ve bir o kadar da saygı duyulması gereken bir meslek olduğunu hatırlatan Duygulu,  şunları söyledi: “Kimi zaman hastalar da tek taraflı bakarak doktorları huzursuz edebiliyor, fiziksel veya psikolojik şiddet uygulayabiliyorlar ne yazık ki. Bunun olmasını ne kadar istemiyorsak, aynı şeyin hastalara yapılmasını da bir o kadar yanlış buluyoruz. Cerrahi operasyona giren bir kişi son derece stresli ve kaygılı olmakla birlikte, sağlığına kavuşamama veya yaşamını kaybetme korkusu da yaşayabilir. Bu yüzden doktorların ameliyat öncesi ve sonrası hastalarıyla olan iletişimi, hastanın psikolojik durumu çok önemli. Hastaların yalnızca ameliyat öncesi yaşadıkları stres ve kaygı düşünülmemeli, ameliyat sonrasında da yaşayabilecekleri sıkıntılar ve psikolojik durumları önemsenmelidir.”

Çözüm Ne?
Ameliyat öncesi hastayı rahatlatacak olumlu cümleler kullanılmasının çok önemli olduğunu belirten Duygulu, “Hastaya ve yakınlarına operasyonla ilgili gerekli bilgiler verilmeli, onların sorularına yanıt vermekten kaçınılmamalıdır. Çocuklarda ise durum biraz daha farklı. Onları en az derecede etkileyecek yüzeysel açıklamalar yapılmalı, gerekli bilgiler aileleriyle paylaşılmalı, aynı zamanda çocukları hastalık konusunda doğru yönlendirmeleri açısından aileler de bilgilendirilmelidir. Çocuklar ameliyat öncesinde operasyonda kullanılacak aletleri görmemeli, konuşmalara tanık olmamalıdır. Üstelik dışarıda, canlarının bir parçasını cerrahların ellerine bırakan son derece gergin, endişeli ve üzgün anne babalar olduğu da unutulmamalıdır. Bazı doktorlar, hastalarıyla veya hasta yakınlarıyla iletişim kurmayı tercih etmeyebilir, asistanları aracılığıyla bunu gerçekleştirebilirler ancak böyle durumlarda hastaların da doktorlara olan güveni ve içtenliği azalarak yerini stres ve endişeye bırakır. Böyle olunca da eğer operasyon öncesinde, sırasında veya sonrasında oluşabilecek sorunlar varsa bunun düzeltilme ihtimali azalır. Bazen de verdiğim örnekte olduğu gibi daha büyük sorunlara yol açabilir” dedi. 

14 Ocak 2017 Cumartesi

BU KEZ ELMAYI YEMEYİN!

Çocukken hep masallar anlatılırdı bize, içlerinde kötülerin türlü çeşitli oyunlar oynayıp, sonunda iyilerin kazandığı mutlu sonlarla biten. 

Kötüler, türlü çeşitli şekilde karşımıza çıkardı. Kimisinde Sindrella’nın üvey annesi ve kız kardeşleri gibi kendilerini belli eder, kimilerinde ise Pamuk Prenses’in  üvey annesi gibi kılık değiştiren türden. 

Pamuk Prenses’in kılık değiştiren üvey annesi, zehiri parlak, canlı ve kırmızı bir elma ile sunar. Elmanın ışıltısı, sepette duruşu, doğal ve sade oluşu Prensesi etkiler ve alır eline, bir ısırıkla derin uykuya dalardı. 

Kılık değiştirmek aslında aynen Kırmızı Başlıklı Kız masalından da hatırlayacağımız gibi, büyük annesi yerine geçen kurt, kötülerin şekil değiştirip sevimli bir hale bürünmesi ile yapılanları anlatır bizlere. 

Peki bu kostümlü kötülük aslında gözler önündeyken,  dünyayı nasıl iyilik kurtaracak?

Masallarda sunulan elma, günümüzde de sağlıkla ilgili bir simge gibi kullanılıyor. Yani sağlıklı yaşam adı altında kostüm giymiş cadıların sunduğu elmaları yiyor insanlar. 

Eğitimi, bilgisi ve yeterliliği olmayan medyada görünen bazı kişiler sağlıklı yaşamı, beslenmeyi ve psikolojiyi anlatmaya kalkıyor. 

Maalesef insanlar da aynı masallarda olduğu gibi elmadan hiç düşünmeden kocaman bir ısırık alıveriyorlar. Ne olacak ki, doğal diyorlar içine zerk edilen zehiri düşünmeden, derin uykuya dalıyorlar. Ancak bu kez masalda değil, gerçek hayatta sağlıklarından olabiliyorlar. 

Masaldaki yedi cüceler, gelip prensesi kurtarıp uykudan uyandırması için prensi beklediği fanusa alsa da gerçek hayatta, hastanede tedavi sürecinde belki de sevdiklerimizin bizim başımızda nasıl hüzünlenebileceğini düşünmüyoruz. 

Artık bu kez  elmayı yemeyin. 

Sağlığınız için, sevdikleriniz için, bilinçli bir toplum için bu kılık değiştirmiş kurtların ve cadıların oyunlarına gelmeyin! 

Masallar çocukken, uyumak için  anlatılsa da, aslında uyandırmak içindir tüm çabalar. Hayatımızda asıl korunmamız gereken, aynı masallardaki gibi, bize sepette elma sunan kılık değiştirmiş çıkarcı insanlardır.

Sağlık her şeyden daha değerli, eğitimi olmayan, sertifikalarla ortada dolaşan bu sözde uzmanlardan uzak durmak çok önemli. 

Türlü çeşitli uydurulan diyetler, bilmedikleri karışımlar, spor yapıyoruz diye başkasından eğitim aldığı halde size eğitim satanlar, beslenmeden anlamayıp sağlıklı beslenmeyi anlatmaya kalkanlar, yani önce diplomalarına bakın, sonra da bilimsel çalışmalarına, daha da bitmedi araştırmaya ve şüphe etmeye devam edin. Çünkü, diplomada tek başına güven vermesin size, mutlaka şüphe ile yaklaşın. Branşı dışında bilgi verenlere karşı da ayrıca kendinizi koruyun. 

Sağlıklı yaşam bilinci oluşturmak için çocuklarınızdan başlayıp, bu farkındalığı oluşturmak için kendinizi ve sevdiklerinizi bu kötü niyetli kişilerden koruyun. 

Elmadan ısırık almadan önce bu işin birilerinin önerisi, reklamı ve çıkarı için olup olmadığını iyice araştırıp öyle karar verin. 

Siz geleceksiniz, sağlıklı gelecek için bu bilinci çevrenize de yayın. Gerçek elmayı sağlıklı şekilde ısırmak, sizin elinizde …



13 Ocak 2017 Cuma

BİLİŞİMİN KAYBETMEYEN KADIN LİDERİ

İlham Veren Öyküler

Bankacılık sektöründeki işini, müşteri ilişkileri ve satış odaklı bir rolde sürdürmek istediği için sektör değiştiren ve şu anda Dell EMC Türkiye Ülke Müdürü olan Didem Duru, “Kendine özgü olmakla birlikte farkın, çözüm üreten ve pozitif yaklaşımla geldiğine inanıyorum” diyor. 

En güçlü iş kadınları arasında yer alan Didem Duru,  kaybı kayıp olarak değil de tecrübe olarak görmeye başlamasının, kendisiyle çok daha barışık ve özgür hissetmesini sağladığını söylüyor.

Kadınlara liderlik alanında gelişmeleri için fırsatlar sunan Didem Duru, “İş hayatım devam ederken daha fazla sosyal sorumluluk projelerinde yer almak, çevremde ihtiyacı olanlara çok daha fazla katkıda bulunmak ise en büyük hedeflerim arasında yer alıyor” şeklinde konuşuyor.  

Bilişim alanında büyük başarılara imza atan  Dell EMC Türkiye Ülke Müdürü Didem Duru ile ilham veren öyküsünü konuştuk. 

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
1973 yılında İstanbul’da doğdum. 22 yaşında üniversiteden mezun olduğum yaz evlendim ve 14 yaşında Selin adında bir kızım var. İstanbul Üniversite İngilizce İktisat Bölümü’nü bitirdikten sonra Finansbank Hazine Bölümü’nde iş hayatıma başladım. 

3 yıl çalıştıktan sonra kariyerimi daha fazla müşteri ilişkileri ve satış odaklı bir rolde sürdürmek istediğime karar verdim. Bu kararın ardından 1998 yılında, IBM’de çalışmaya başladım ve yaklaşık 19 senedir Bilgi Teknolojileri sektöründeyim. IBM’de farklı yönetici pozisyonlarında 15 sene çalıştıktan sonra, 2013 yılında Dell Türkiye’de iş hayatıma devam etme kararı aldım. 

Dell’de 1 sene kadar Çözüm Grubu Direktörü olarak görev yaptım. Ağustos 2014 tarihinden beri Dell Türkiye Ülke Müdürlüğü görevini sürdürüyorum. Şubat itibarıyla da şirketin dünya çapında duyurduğu uçtan uca müşteri deneyimini farklılaştıracak strateji ve programlarının Avrupa, Orta Doğu, Türkiye ve Afrika bölgelerinden sorumlu olarak devam edeceğim.

Nasıl fark yaratırsınız?
Kendine özgü olmakla birlikte farkın, çözüm üreten ve pozitif yaklaşımla geldiğine inanıyorum. Bu yaklaşımda en önemlisi de güvene dayalı ilişki kurmak. Kendi iş ve özel hayatımda da karşılıklı güven üzerine kurulmuş ilişkilerle konulara nasıl çözüm sağlarım, nasıl kısa ve uzun vadede sürdürülebilir bir yapı oluşturabiliriz diye bakıyorum.


Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Sanırım yenilgiyi “yenilgi” olarak görmüyorum. Hep bir şeyler öğreniyorum. Çok uğraştığım bir şey gerçekleşmediğinde olayı tekrar baştan ele alarak; “ne oldu, nasıl farklı bir sonuç olabilirdi, bundan sonrasında ne yapılmalı” gibi üzerinde düşünüp, bunu kendime öğrenim olarak alırım. 

Nelson Mandela’nın çok sevdiğim sözü de benim bu konuya bakışımı özetliyor: “Hiçbir zaman kaybetmem. Ya kazanırım ya da öğrenirim” 

Sizin için para nedir?
Para benim için yapmak istediklerimi yaşayabilmek için bir araç. 

Kendinize hedef koydunuz mu?
Hayatıma ilişkin yapmak istediklerim var dolayısıyla da hedeflerim var. Hedeflerimi çok fazla iş ve özel diye ayırmıyorum. Tabii ki zaman içinde revizyon olabiliyor ancak hayal ediyorum, bu da hedefler konusunda beslenmemi sağlıyor. 

Çalışmayı ve işimi çok seviyorum. İş hayatım devam ederken daha fazla sosyal sorumluluk projelerinde yer almak, çevremde ihtiyacı olanlara çok daha fazla katkıda bulunmak ise en büyük hedeflerim arasında yer alıyor.


Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Ailem, arkadaşlarım, işim, sosyal faaliyetler ve kendim için yapmak istediklerim her birinin yeri ayrı. Hayatın akışı içinde her birine zaman ayırarak planlıyorum. Daha sonra da bu planları hayata geçirmeye çalışıyorum. Artık istemediğim, bana keyif vermeyen işlere çok da kendimi vermiyorum, zamanımı ayırmıyorum. 

Kızım dünyadaki en önemli varlık benim için. Kızımla geçirdiğim keyifli zaman hem iç dengem hem de hayat dengem açısından benim için çok kıymetli. Sanırım tecrübelendikçe sadece iş, sadece spor, sadece aile yaklaşımından daha fazla her birinden dengede olacak şeklinde yaşamaya başladım.

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Rekabet hayatın her alanında var. Rekabetten kaçınmanın imkanı yok. Ve de rekabeti karşındakine zarar vermeden gerçekleştirmek de mümkün. Kendini ve tüm paydaşları yukarı çekerek rekabette olmak en önemlisi.

Bilgi Teknolojileri sektörü çok dinamik ve de rekabetin çok yoğun olduğu bir sektör. Rekabet her yerde ve her zaman var. Dell EMC olarak bizler, hep çözüm ve ürünlerimizin güçlü yanlarını öne çıkartarak mücadele ediyoruz.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Sporu hayatımın içinde tutarak, hareketli bir hayat sürdürerek ve de yemeklerime dikkat ederek sağlığıma dikkat ediyorum. 


Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Sanırım kişiselleştirmeden çıkartarak ve de kaybetmek gibi görmemeye çalışarak. Neyin iyi gitmediğini analiz ederken, “nerede farklı bir yaklaşım olsa farklı sonuç elde edilebilir” diye odaklanıyorum. Tüm şartları göz önünde bulundurarak olayın bütününe bakmaya çalışıyorum. 

Her seferinde şunu fark ediyorum ki hayat devam ediyor. Bir sonrakine odaklanmayı sürdürüyorum. Bir kere kazanmamak sonrakilerin kazanılamayacağı anlamına gelmiyor. Kazanamadığımdan edindiğim tecrübelerle bir sonrakinde daha net plan yapabiliyorum.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Sanırım “bende ne eksik” ve “hep kaybedecek miyim” sorularını kendime sorduğumda hissettiklerimi sayabilirim. Ancak, artık kişiselleştirmeden çıkartıp kaybı kayıp olarak değil de tecrübe olarak görmeye başlayınca, kendimle çok daha barışık olduğumu ve özgürleştiğimi görüyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...