19 Ekim 2017 Perşembe

KOCA KOCA ŞİRKETLER JUNİOR'LARIN ELİNDE NASIL OYUNCAK OLUYOR? HADİ BAKALIM!


Bu sabah mailime gelen basın bültenlerinden birisi dikkatimi çekti. Influencer Marketing o kadar büyümüş ki medyanın önemi kalmamış şeklinde servis edilmişti. Önce durup düşündüm, bunu neye dayanarak yapıyorlar acaba? Ellerinde güvenilir kanıtları var mı yoksa amaç algı yönetimi mi? 

Bir ajans çalışanının sözlerini, dünyada da böyle diyerek vermişler. Dünyadaki her koşul ülkemizde var mı ki, aynen alıp söylüyorsunuz. Orada bloggerlar bile niteliklerine göre sınıflara ayrılıyor. Hadi bunu da konuşalım. Ayrıca, bu hangi araştırmanın sonucu bu yok! Sonra TV ve gazete madem bu kadar izlenmiyor, okunmuyor neden bülten olarak gönderiyorsunuz. Geçin İnfluencer marketing yapanlara yayınlayıversinler. "Medyayla ne işiniz var?" diye sormazlar mı?

Aslına bakarsanız, birçok gazeteci ya da editör sormaz. Hatta bu bülteni kaç kişi ciddiye alır onu da bilmiyorum. Bildiğim önemli nokta şu; gazetecilerle çalışmanın zor olduğunu bilen ve gün geçtikçe çoğalan ajanslar iş yapabilmek için mecburen parasını ödeyip kullanabildikleri sosyal medya fenomenlerini işaret ediyor. Buna mecburlar! Çünkü, her gün çoğalan bu ajanslarla çalışacak kadar çok gazeteci yok! Gazeteciyi ikna etmek zor, toplantıya katılmasını sağlamak zor. Yazısını kontrol etmek zor. Yani, bunu yapacak ajans sayısı çok az olduğu için, onlarda iş yapabilmek için bu şekilde algı yönetimi yapıyorlar. Microinfuencer dediğimiz de blogger anneler gibi kişiler oluyor. Yani, işi gücü yok, anneliği meslek edinenler. 

Koca koca şirketlerin, ajanslarda çalışan junior olarak nitelendirilen ve işe yeni başlamış çalışanların elinde oyuncak olduğunu görmek çok kötü. Dev bütçelerle, işe yaramaz ve sonuç getirmeyen projeler çöplüğüne birini daha atarken, ajansların al gülüm ver gülüm diye iş yaptığı kişiler zengin oluyor. İşin en kötüsü de bu kişilerin çoğunun ne iş yaptığı da belli değil. 

Ajanslar, gazetecileri hedef alıyorsa, bir zahmet bülten göndermesinler. 

Siz siz olun, iş yapacak bilgisi ve donanımı olmayan niteliksiz ajanslarla iş yapmayın. Araştırma sonuçlarının birçoğu çok farklı sonuçlar gösteriyor, önemli olan güvenilir araştırma sonucu olması. Ve işlerine hangisi geliyorsa onu kullanmak da ayrı bir durum. Burada medyanın içi boşaltılmış programlar yapıp, hiçbir işe yaramayan ve toplumun psikolojisini bozmanın dışında bir görevi olmayan programlar yerine nitelikli işler yapması gerekiyor. Gazetelerde de nitelikli ve düzgün haberlerin olması, hem medyayı yükseltir hem de toplumu. Böyle boş bültenlerle iş yapmaya çalışanlar, çıkış sağ taraftan çünkü kaz gibi gördüğünüz şirketler elbet bu oyunları anlayacak. 

18 Ekim 2017 Çarşamba

HEKİM AÇIĞI KAPANACAK, SAĞLIKTA ŞİDDET SON BULACAK

Sağlık Bakanı Ahmet Demircan, kahvaltılı basın toplantısında sağlıkta çok başlılık döneminin bitmesinden, hastanelerdeki mekan sorunu çözümüne, sağlık turizmi ile ilgili yeni düzenlemelerden sağlıkta şiddete kadar birçok konu ile ilgili bilgi verdi.  

Sağlıkta şiddetin önlenmesi için alınacak önlemler hakkında bilgi veren Bakan Demircan, "Ben hekim arkadaşlarımızın büyük bir fedakarlıkla iş yaptıklarını görüyor ve biliyorum. Oraya tedavi için gelen insanımız da bunları böyle değerlendirmeli. Günde 100'ün üzerinde hastaya bakan bir insanın elbette ki yüzü gülmeyebilir veya bir noktada geç cevap verebilir. Halkımız, bunda sabırlı olmalı. Mekanlardaki darlık ve sıkıntı, bunları çözüyoruz. Personel sayısını artırarak acilleri personel açısından takviye ediyoruz. Pratisyen hekim ve acilde çalışacak olan uzman hekimlerimiz, acil uzmanlarımızın sayısını artırmaya çalışıyoruz. Bu konuda medyadan da yardım istiyorum." dedi. 

TUS asistan kadrosu 6 binden 8 bine çıkarılıyor
Doktor açığının olduğuna dikkat çeken Demircan, "Türkiye 5-6 yıl içerisinde pratisyen hekim açığını kapatacaktır. Aile hekimliğinde de noksanlığımız var ve onu da yavaş yavaş kapatıyoruz. Bizim önümüzdeki ikinci büyük açığımız uzman açığımız. 6 bin TUS sınavı için asistan kadrosunu 8 bine çıkarttık. Aldığımız kararla 2 bin eklendi. Bu hem üniversitelerimizi rahatlatacak, çünkü asistan ihtiyaçları vardı onların. Hem de ortalama 5 yıl sonra uzman dönüş rakamları daha yüksek olacak. İnşallah bu sayı sorunu, Türkiye'nin önünde pratisyen hekim noktasında 5 yıl içinde giderek kalkacak, uzman hekim noktasında da yan dalları da dahil edersek 10 yıl sonra sorunumuz azalacak." şeklinde konuştu.


Türkiye´de sezaryen oranı yüzde 53´e çıktı
Türkiye'nin sezaryen oranlarında dünya ortalamasının çok üzerinde  olduğunu belirten Bakan Demircan,  şunları söyledi: "Cerrahi branşlara ilgi azaldı. Bu doğru bir tespit. Bunun düzenlemesi yapılmış ama yeterlilik noktasında sıkıntı varsa gidermek lazım. Sigorta sistemi var, onu daha da geliştirebiliriz. Bu branşlar olmadan olmaz. Sorunu çözeceğiz. Cerrahi branşların önü açılmalı. Bazı şeylerin bahanesi gibi geliyor ancak Türkiye´de sezaryen oranı yüzde 53´e çıktı. Ortada büyük bir problem var. Bunu düzeltecek çalışmalar yapılıyor. Malpraktisle ilgili düzenlemeler yapılırsa ve teşvik edilirse cerrahi branşsız hastane olmaz. Cerrahi branşların önü açılırsa bunun da çözüleceğine inanıyorum.  Örneğin, suda doğum merkezleri oluşturmaya çalışıyoruz. Hastanelerimizin ihtiyaç duydukları sayıda doğum küvetleri alarak doğumu daha kolaylaştırmayı düşünüyoruz. Doğum sakin bir ortam ister. Fazla ışık bile istemez. Kadınların kendi odalarında doğum yapmalarını sağlayacak şekilde çalışma yapıyoruz. Ayrıca ebe kadrolarını artırıyoruz."


Sağlıkta tedarik sistemi başlıyor
Sağlıkta tedarik sistemi üzerinde çalışma yaptıklarını kaydeden Demircan, “Bundan sonra her hastanenin ihtiyaçları belirlenecek ve tedarik tek merkezden yani e-marketten sağlanacak. Yeni açılanlarla 872 yeni hastanemiz bulunuyor. Bu kadar da alım merkezi var. Bunu çözmüş ülkeler var. Onları inceledik. Benzer bir model geliştirdik. Tedarik sisteminde stok maliyeti düşecek alımlar bir merkezden yapılacak. PTT ve diğer kargo şirketleriyle özel anlaşmalar yapılacak. Sağlık Bakanlığı ne alınacağını, standartlara uygunluğunu Sanayi Bakanlığı belirleyecek. Maliye Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da ödeme yapacak olan kurumlar. Alımlar ihale ile olacak ve e-marketten sağlanacak. İhale ile gerekli aletler alınacak. Böylece stok maliyeti düşecek. Yerli üretici de teklif verebilecek. Standartlar belirlenip, üniversite laboratuvarlarında kontrol edilecek.” şeklinde konuştu.

Şehir hastanelerinin dışında, merkezde de hastaneler olacak
Şehir hastanelerinin nüfus planlamasına göre planlandığını, belli kriterlere bakıldığını vurgulayan Demircan şunları kaydetti: "Şehirler büyüdü ve şehrin içinde geleceği de öngören bir sağlık tesisi kuramıyorsunuz, çünkü yer yok.  Eski hastaneler ekonomik ömrünü doldurmuş, deprem güvenilirliğini kaybetmiş yerler açığa çıkıyor. Buna rağmen, vatandaşın merkezde kolay ulaşabileceği bir hastane üretmek zorundayız. Zorunlu şehir dışına çıkıyor şehir hastanesi ama merkezde de vatandaşın ulaşabileceği bir hastane olmalı. Bunu araştırıyoruz. Açıkta kalan yerlerin ise sahibi milli emlak. Bize tahsis edilmiş. Sağlık Bakanlığından alacaklar."


Üniversite hastanelerinin de sorunları çözülecek
Üniversite hastanelerinin borçlarının ödenmesi için yeni bir çalışma yaptıklarını ifade eden Demircan, “Üniversite hastanesinin içinde bir eğitim kurumu var. Eğitim faaliyetleri yapıyor öbür taraftan da sağlık hizmeti veriyor. O zaman yönetimden daha çok yönetişim ilişkisi geliştirilmesi lazım.  İkili sistemin birbirine zorluk çıkarmadan destekleyerek yürümesi lazım. Biz  neresinde oluruz? Gelecek teklifler içinde bize düşen alan neyse biz orada oluruz ama eğitim tarafında olmayız.” diye konuştu.

Sağlık turizmi için yeni adımlar atılıyor
Türkiye'nin, sağlık elemanı yetiştirmede yüksek standartlı eğitim veren bir ülke olduğunu kaydeden Demircan, "Yetişen elemanların hepsi Türkiye'de kalmıyor, gidebilir. Dışardan da birileri gelip Türkiye'de sağlık hizmeti verebilmeli. Bunu da açık hale getirmemiz lazım. Çünkü sağlık turizmini ciddi olarak ele alacaksak, sadece sağlık turizminden istifade etmek isteyen insanların önünü açmakla kalmamalıyız. Burada hizmet vermek isteyenleri de devreye sokmalıyız. Yeni konsepte uygun yasal alt yapıyı da düzenlemek zorundayız." dedi.


Hekimlerin emekli maaşları ve yıpranma paylarında düzenleme
Sağlık çalışanlarının yıpranma payına ilişkin de açıklamalarda bulunan Bakan Demircan,  şunları söyledi: " Hekimlerin emeklilik ücretleri düşük. Bunda bir düzeltme için çalışmalarımız var. Mali konular olduğu için bütçe süreci içinde bunu çözeceğimize inanıyorum hem emeklilikteki artışın sağlanması hem de yıpranma payı konusunda. Sağlığın da kendi içerisinde zorluk dereceleri var. Bu konulardaki çalışmalarımız sürüyor. Bu müjdeyi vereceğiz ama olgunlaşmadığı için şu an bir şey diyemiyorum. Ciddi bir düzeyde bu çalışmanın sürdüğünü belirtmek isterim.”

Yurt dışındaki hekimlere mecburi hizmet geçerli olmayacak
Eskiden birtakım engellerin söz konusu olduğunu anımsatarak, mecburi hizmet yapılmadan sisteme girilemediğini ve şimdi bunun değiştirilebileceğini kaydeden Demircan, "Neden mecburi hizmet görecek burada? O bizim kaynaklarımızı kullanmamış ki yurt dışında kendi kaynaklarıyla eğitimini görmüş ve burada çalışmak istiyor. Gelir, burada çalışma şartlarımıza uyuyorsa çalışabilir. Bunun gibi daha geniş çerçeveden meseleye yaklaşmamız lazım." dedi.

  

11 Ekim 2017 Çarşamba

SAĞLIK VE BİLİM HABERCİLİĞİNDE BİR DÖNÜM NOKTASI

Sağlık ve bilim haberciliğinde önümüzdeki Aralık ayında 12. yılıma gireceğim. Bu sene mesleki anlamda  "Ne gibi farkındalıklar oluşturdum?" diye düşünmeye başladım. Yıllardır, habercilikte yenilikler yapmaya çalışarak, bilim ve sağlık haberciliğinde uzmanlaşmanın olması için çalışmalarımı sürdürüyorum.

Bu alandaki boşluğun, bilmedikleri işin uzmanı gibi ortada dolaşanlara kalmasını istemiyorum. Çünkü, sağlık hiçbir şeye benzemez. İnsanların zorlu günlerinde, yol göstermek ve yaralarına merhem olabilmek önemli olan. Sağlık çalışanları ve bilim insanlarının yaşadıkları zorlukları dile getirip, nitelikli ve üretenlerin sesini duyurarak gündeme getirmek bizim işimiz. Tabii ki, sorunları yazıp kendi sorunlarında lal olan bir mesleğin mensubu olunca, gazetecilerin yaşadığı sorunlara da çözüm üretmek şart.

Geçtiğimiz günlerde Sabri Ülker Vakfı’nın desteğiyle  Avrupa Gıda Bilgi Konseyi’nin (EUFIC) Brüksel’de düzenlediği “Bilime Güvenmek: Kanıtlar Ötesi Dönem” başlıklı konferansına katıldım.

“Sağlık ve Bilim Haberciliği” mercek altına alındı. Birçok konuda bilgi verildi. Uzman gazeteciliğin değeri anlatıldı.  Bilimsel bilginin iletişiminde ortaya çıkan engeller ve toplumun doğru bilgilendirilememesi sonucu ortaya çıkan sorunlar üzerinde duruldu. Çözüm yolları arandı.

“Sağlık haberlerinde kaynak değerlendirmesi” ( 2017) raporuna göre,  medyaya yansıyan sağlık ve beslenme konulu haberlerin yüzde 40’ında kaynağın yer almadığı açıklandı. Hatta bunun bir sıra ilerisine gittiğimizde, kaynak olanların da ne kadar nitelikli olduğu sorgulanmalı. Çünkü sağlık haberlerini eleştirdiğimde, sağlık ve bilim habercisinden öte bir konuma geçmiş oluyorsunuz. Burada da akla, gazetecinin objektif olması gerektiği geliyor. “Sahte bilim savunucuları karşısında gazeteci nasıl davranmalı?” sorusu da beliriyor.  Hatta sözde uzmanları haber yaparak, gazeteci objektif mi davranmış oluyor? Yani  haber kaynağı konusunda sağlık ve bilim alanında çok soru işareti var.



Bilgi Kirliliği İle Mücadelede Şart
“Beslenme ve sağlık konularında bilimselliği kanıtlanmış, güvenilir bilginin iletişiminin hayati öneminin farkındayız” diyen Sabri Ülker Vakfı Projeler Müdürü Selen Tokcan, Vakıf olarak bu konuda yürüttükleri çalışmalara dikkat çekti.  

Türkiye’nin ilk uluslararası akredite beslenme ve sağlık iletişim eğitim programını hayata geçirdiklerini ifade eden Tokcan, “Bilgi kirliliği ile mücadelede iki tarafı ilk defa aynı masa etrafında buluşturduk. Bilim insanları ve iletişimciler İstanbul’da düzenlenen “Beslenme ve Sağlıkta İletişim Programı”nda 2 gün boyunca bilimsel bilginin iletişiminde esasları konuştular ve ortak yol haritası belirlediler” dedi.

Sabri Ülker Vakfı’nın “Bilim Bunu Konuşuyor” platformu ile beslenme alanındaki sıcak gündeme dair bilimsel referanslardan derlediği makaleler ile binlerce kişiye ulaştığı ve farkındalık yarattığı belirtildi.

Türkiye’de Sağlıklı Beslenmeye Olan İlgi Çok Hızlı Artıyor
Türkiye’de de sağlık ve beslenme konularındaki haberlere kamuoyunun ilgisi her geçen gün artıyor. Google arama motoru sonuçları da bu durumu bir kez daha ispatlıyor. 2017 yılı Ağustos verilerine göre, Google’da “beslenme” anahtar kelimesi aratıldığında 32 saniyede yaklaşık 24.5 milyon sonuç yansıyor. 2015 yılında 15 milyon olan bu rakamın iki yılda yüzde 63 oranında artış göstermesi, toplumun beslenme ve sağlık alalarında bilgi edinmeye olan merakının her geçen gün ne derece arttığını ortaya koyuyor.

Beslenme anahtar kelimesi altında ise en fazla ziyaret edilen içeriklerde,  “sağlıklı beslenme”, “dengeli beslenme” ve “gebelikte beslenme” konuları olarak öne çıkıyor.  Sonuçlar beslenme ve sağlık alanlarında bilgi kirliliğiyle mücadelenin hayati önemine bir kez daha dikkat çekiyor.



İlgi Çok, Referans Yok
Konferans konuşmacılardan Bilkent Üniversitesi İletişim Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Bülent Çaplı liderliğinde gerçekleştirilen “Türk Medyasında Sağlık Haberlerinde Kaynak Değerlendirmesi” (2017, Ağustos) araştırması çarpıcı sonuçlarıyla öne çıkıyor. Türkiye’de en fazla trafik alan haber portallarında yer alan sağlık ve beslenme içerikleri haberler incelenerek gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre;

  • Sağlık ve beslenme haberlerinin yüzde 94,7’si imzasız olarak yayınlanıyor.
  • Haberlerde referans kaynak belirtilmeme oranı yüzde 40.4.
  • Kaynak gösterilen haberlere bakıldığında; Haberlerde gösterilen kaynakların türlerine göre ulusal kaynaklar yüzde 31,9, uluslararası kaynaklar ise yüzde 15,8 olarak çıkıyor.
  • Sağlık ve beslenme haberlerinde fotoğraflardan oluşan slider haberlerin oranı ise %59,4
  • Ayrıca haberler değinilen farklı perspektifler ve açılar açısından da incendi ve yüzde 98’i farklı açılardan yoksun, sadece yüzde 2’sinin farklı açılara sahip olduğu belirlendi.


Toplumun Yarısından Fazlasının Kafası Karışık
Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi'nin TÜBİTAK'ın desteğiyle gerçekleştirdiği "Türkiye'de Sağlık Konulu Yayıncılık İlkelerinin Belirlenmesi: Kaynak, İleti ve Hedef Kitle Bağlamında Sağlık Konulu Yayınların Analizi" (2013) araştırması da, alanının en kapsamlı araştırmalarından biri olarak, toplumun iletişim kanallarından edindikleri bilgiye şüpheyle yaklaştığını ortaya koyuyor.

Türkiye’de yayın yapan 1.781 basın organı, 52 televizyon kanalı ve 551 internet portalından örneklem ile gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre;     


  • Sağlık profesyonellerinin yüzde 21'i, medya profesyonellerinin ise yüzde 12'si iletişim kanallarındaki sağlıkla ilgili bilgilerden şüphe duyuyor.   
  • Sağlık profesyonellerinin yüzde 38'i ve medya profesyonellerinin ise yüzde 24'ü kamuoyunda konuşulan sağlıkla ilgili bilgilerin denetlenmediğini düşünüyor.  
  • Vatandaşların ise yüzde 51'i gazete ya da dergilerdeki, yüzde 45'i televizyondaki, yüzde 48'i, internetteki sağlık konulu yayınların referans kaynağının kafa karıştırdığını düşünüyor. 
  • Gazetelerdeki sağlık konulu haber ve yazıların sayısı “Az, yetersiz” bulanların oranı yüzde 41 iken, televizyonda bu oran yüzde 37, internette ise yüzde 22 oldu.





Sağlık ve bilim haberciliğinde böyle farkındalık çalışmalarının yapılması mutluluk verici. Bu alanda atılan her adım, nitelikli gazetecilerin yetişmesine ve kaliteli haberlerin yapılmasına vesile olacak. Çünkü, niteliksiz gazeteci, cahil toplum demektir. Gazetecilerin gelişmesi, toplumun gelişmesini sağlayacak. Bu tür çalışmalara her daim destek verip, elimden geldiğince de yer almaktan mutluluk duyarım. İşimi çok seviyorum ve daha güzel işlere imza atmak istiyorum. Ülkemizin gelişmesi için, uzman ve nitelikli gazetecilere ihtiyacımız var. Aynı nitelikli ve üreten bilim insanlarına olduğu gibi... 

9 Ekim 2017 Pazartesi

GELECEĞİN MEDYASI ROBOT GAZETECİLERİN Mİ?

Teknoloji geliştikçe yeni bir devrin başlangıcı oluyor. Endüstri 4.0 nesnelerin interneti ya da siber-fiziksel sistemlerolarak tanımlanıyor.

Devrimleri şu şekilde sıralayabiliriz:
•             ENDÜSTRİ 1.0 : Su ve Buhar Enerjili Mekanik Üretim Tesisleri
•             ENDÜSTRİ 2.0 : İş Bölümüne Dayalı Elektrik Enerjili Kitlesel Üretim
•             ENDÜSTRİ 3.0  : İmalatın Otomasyonunu İleriye Taşımayı Başaran Elektronik ve Bilgi Teknolojileri
•             ENDÜSTRİ 4.0 : Siber Sistemlere Dayalı Üretim

Medya da bu değişimden etkileniyor ve toplumda robot gazetecilerin haber yapması şaşkınlıkla karşılanıyor. 

Robot gazetecilerin neler yaptığına bir bakalım.

Google DeepMind şirketi, Google’ın yapay zekâ ile ilgili çalışmalarını yürüten bir alt şirketi. Burada, robotlara yeni anılar edinme ve bunları hatırlayabilme özelliği kazandırıldı.  Ayrıca robotların insan sesini taklit etme becerileri ve işbirliği yapma eğilimleri üzerinde de çalışılıyor.

Google veri gazeteciliği ve haber teyit projelerini fonlayacak
Google’dan fon alan projeler arasında, gazeteciler için hazırlanmış, otomasyona dayalı bir  teyit aracı olan FACTS (gerçekler) de var. FACTS, ilk tam otomatik teyit aracı olacak.

“Habercilikte fantastik adım”
Google tarafından finanse edilen 'RADAR' isimli projesinde ise,  5 kişilik bir ekip ile gazeteci robotun ayda 30 bin rutin haber üretmesi hedefleniyor.   Robot gazeteciler finans, gayrimenkul ve spor haberleri gibi haberleri yazabiliyor.

Associated Press, New York Times ve Los Angeles Times gibi gazeteler rutin haberler için robot kullanıyor. İnanması güç gibi gelse de robot gazeteciler, son yıllarda bülten haberciliğe çevrilen medyaya yeni bir soluk da getirebilir.

 İngiliz gazeteci Nick Davies, “Flat Earth News” kitabında “churnalism” kavramını ortaya atıyor. “Churn” İngilizce’de, “çalkalamak, köpürtmek” anlamına geliyor. Davies, günümüzde PR ajansları ve reklam şirketleri tarafından hazırlanan “haber görünümündeki” metinlerin, hiç müdahale edilmeden gazete sayfalarında yer almasına gazeteciliğin prestij yitirmesinin nedenlerinden biri olarak görüyor. Kısaca, bültenleri kopyalayıp yapıştırmak gazetecilik değildir! İşte robot gazeteciler bu işi kolaylıkla yapabilir.

Robot gazeteciler, rutin haberleri ya da bültenleri sisteme yüklerken, nitelikli gazeteciler araştırmacı gazetecilik yapabilir. Böylece robot gazeteciler, medyada bir değişimi de başlatabilir. Yani gazetecilik bitti, diyenlere inat nitelikli gazeteciler kalburüstünde kalacak.

Tabii yapay zekanın insanlık için en büyük tehlike olabileceğini farklı platformlarda dile getiren girişimci Elon Musk’ı da burada hatırlamak gerekiyor. Yapay zekayı insanların bilinçli şekilde kullanması için medya okuryazarlığı düzeyinin artması hedeflenmeli.

Bu durumdan okuyucular nasıl etkilenecek?
Toplumda medya okuryazarlığı seviyesinin artması, bilgiyi daha iyi değerlendirmelerine ve işlemelerine yardımcı olacak. Problem çözme, verileri kullanabilme, sorgulama,  ikna etme ve eleştirel düşünme yetenekleri gelişen toplum, dijital okuryazarlık bilinci de kazanacak. Gerçek ve sanal ortamdaki verilere istenilen amaçta doğru bir şekilde erişebilmek ve onu doğru yöntemle verimli bir şekilde kullanmayı sağlayacak.

Robot gazeteciler, yapay zeka ve değişen medya ile toplumda da yenilikler olacak. Bu yenilikleri takip etmek adına da bültenler yerine, dünyada neler olduğuna bakmak önem taşıyor. Gelişmeleri takip edip, bunları üreten bir topluma dönüşmek için medyanın yönlendirmesi, değişimdeki başlangıçları sağlayacak. Sonuç olarak gelişen medya, üreten toplumu oluşturacak.
       

8 Ekim 2017 Pazar

FACEBOOK YALAN HABERLERE SAVAŞ AÇTI

Facebook'ta asılsız haberlerin yayılmasını durdurmak amacıyla ülkemizde de çalışmalara başladı.   Yalan haberlerin yayılmasını durdurmak için  bazı ipuçları paylaştı. 

Geçtiğimiz aylarda Amerika’daki seçimlerde yaşananlardan sonra eleştiriler karşısında Google ve Facebook, içerik politikalarında değişikliğe gitti ve yalan haber içeren sayfaları reklam ağından çıkaracağını duyurmuştu. 
Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg ise sosyal paylaşım sitesinin ABD'de başkanlık seçimlerinin gidişatını etkilediği iddialarına şiddetle karşı çıkmıştı. Detaylar için buraya bakabilirsiniz. 

İşte Facebook tarafından sunulan  maddeler: 

1. Başlıklara şüpheyle yaklaşın. 
Çoğu zaman asılsız haberlerin, tamamı büyük harflerle yazılmış ve ünlem işareti eklenmiş dikkat çekici başlıkları vardır. Başlıktaki sarsıcı iddialar size inanılmaz geliyorsa, muhtemelen inanmamanız gerekir.

2. İnternet adresine (URL) yakından bakın. 
Sahte veya taklit bir internet adresi (URL), asılsız bir haberi işaret ediyor olabilir. Pek çok asılsız haber sitesi, internet adresinde (URL) küçük değişiklikler yaparak gerçek haber kaynaklarını taklit etmektedir. Siteye giderek internet adresini (URL) gerçek kaynaklarla karşılaştırabilirsiniz.

3. Kaynağı araştırın.
Haberin, doğruluk konusunda itibarlı, güvendiğiniz bir kaynak tarafından yazıldığından emin olun. Haber tanımadığınız bir kuruluştan geliyorsa, daha fazla bilgi almak için "Hakkında" kısmına bakın.

4. Yazı biçiminin olağandışı olup olmadığına dikkat edin. 
Pek çok asılsız haber sitesinde yazım hataları veya tuhaf sayfa düzenleri olur. Bunları görürseniz habere dikkat edin.

5. Fotoğraflara dikkat edin. 
Asılsız haberler çoğu zaman üzerinde oynanmış görüntüler veya videolar içerir. Bazen fotoğraf gerçek olduğu halde bağlam dışında kullanılmış olabilir. Nereden geldiğini doğrulamak için fotoğrafı veya görüntüyü internette aratabilirsiniz.

6. Tarihleri inceleyin. 
Asılsız haberlerdeki tarih ve saat çizgisi mantıksız olabilir veya olayların tarihleri değiştirilmiş olabilir.

7. Kanıtları kontrol edin. 
Yazarın kaynaklarını kontrol ederek doğru olduklarından emin olun. Kanıt olmaması veya adı belirtilmeyen uzmanlara güvenilmesi haberin asılsız olduğunu işaret edebilir.

8. Başka haber kaynaklarına bakın. 
Aynı haberi bildiren başka haber kaynağının olmaması, haberin asılsız olduğunu gösterebilir. Haber, güvendiğiniz birden fazla kaynak tarafından bildiriliyorsa, haberin doğru olma ihtimali daha yüksektir.

9. Haber bir şaka mı? 
Bazen asılsız haberler ile mizahı veya hicvi ayırt etmek zor olabilir. Haber kaynağının parodi konusunda tanınmış olup olmadığını kontrol edin ve haberin detaylarından ve tonundan sadece eğlence amaçlı olup olmadığını anlamaya çalışın.

10. Bazı haberler kasten yanlış bilgi içerir. 
Okuduğunuz haberler hakkında eleştirel bir yaklaşımla düşünün ve sadece güvenilir olduğunu bildiğiniz haberleri paylaşın.

Yeri gelmişken bu videoyu izlemelisiniz. 



24 Eylül 2017 Pazar

İDDİA: HAMİLEYKEN HAMİLE KALMAK MÜMKÜN

BBCTürkçe, Habertürk, Sabah, Milliyet gibi haber sitelerinde farklı tarihlerde farklı kadınların hamileyken yine hamile kaldıkları iddia edildi.

Haberlerde, iki hafta ve bir ay arasındaki gebeliklerde yeniden hamile kalmanın mümkün olabildiği iddia edildi.

BBC’nin “Süperfetasyon nedir?” isimli haberinde yorumuna yer verilen Jinekoloji Profesörü Simon Fishel, “İnsanlarda oldukça nadir görülen süperfetasyon olayı son 100 yıldır sadece 6 kez gerçekleşti. Bunun olmaması gerekir ama oluyor. İlk vaka 1865 yılında meydana gelmişti. Ondan bu yana ara sıra bu tür vakalara rastlandı" dedi.

Pek çoğumuz bir kadın hamile kalırsa bir daha hamile kalamayacağını düşünür. Prof. Fishel, kadınların anatomik yapısının hamileyken başka yumurtalama yapmalarını önlediğini belirtti. Ancak ender de olsa hamileyken hamile kalma vakaları yaşanıyor. İnsanlarda çok nadir görülen bu olayda mucizevi doğumlar da yaşanabiliyor." dedi. 

Gebe iken tekrar gebe kalmak mümkün müdür ?

Normalde insanlarda gebelik oluştuktan sonra “ovülasyon” denilen yumurtlamanın olmadığını ve gebelikte oluşan hormonal değişimlerin gebelik sırasında ikinci bir gebelik gelişmesine izin vermediğini dile getiren Jinekolojik Onkoloji uzmanı Prof. Dr. Polat Dursun, “İnsanlarda pek görülmeyen bu durum  atlar, koyun, tavşan ve bazı kemiriciler, manda, vizon panterler  gibi bazı hayvan türlerinde görülür ve tıbbi olarak bu duruma Superfetasyon denir. Buna bir gebelik oluştuktan birkaç hafta sonra ikinci bir gebeliğin oluşması demektir.  Oluşan gebelikler arasında birkaç haftaya varan yaş farkı olabilir” dedi.

“Süperfetasyon bir gebelik devam ederken yeni bir ovülasyon (yumurtlama), fertilizasyon (döllenme) ve implantasyon (rahime tutunma) gerçekleşmesi ve ikinci bir gebeliğin de gelişmeye başlaması demektir” diyen Dursun, bu durumda gebelik haftaları farklı iki bebek geliştiğini söyledi.

Hamile kalma mekanizması nasıl gerçekleşir?

İnsan gebeliklerinin oluşumu hakkında Dursun, şu bilgileri verdi:

“Normalde gebelik sırasında oluşan korpus luteum ve plasentanın salgıladığı hormonlar yeniden yumurtlamayı önler, rahmin içinin kaplandığı doku ve rahim ağzında oluşan mukus spermin hareketine izin vermez. Dolayısıyla normalde bir gebelik devam ederken ikinci bir gebelik oluşmaz. İnsanlarda görülmesi çok çok nadirdir milyonda birkaç gebelikte görülmektedir. Bu durumda bebekler arasında büyüme ve gelişme farklılığı, kilo farkı olur. Çok nadiren literatürde aynı anda hem zenci hem de beyaz çocuğa gebe kalmış annelerde bildirilmiştir.”
Kadın Hastalıkları - Doğum ve Perinatoloji Uzman Prof. Dr. Süleyman Cansun Demir ise, bu olayın mümkün olduğunu ifade ederek Süperfetasyonun  insanlarda nadir olarak görüldüğünü ancak rastlanabildiğini söyledi.

Bu durum nasıl oluşuyor?

Bu tür gebeliklerin, daha çok, aynı anda çok sayıda yumurtlamayı sağlayan tüp bebek ilaçlarının etkisi ile oluştuğunu söyleyen Dursun “Süperfetasyona çok benzer diğer bir çok nadir durum ise Superfekundasyondur ki bu durum iki ayrı yumurtanın iki ayrı sperm tarafından farklı ilişki zamanlarında aynı menstrüel siklusda  (adet dönemi) döllenmesi durumudur.

Literatürde iki farklı kişi ile ilişki sonrası oluşan farklı renklerden ve ırklardan ikiz gebeliklerde çok nadirde olsa da bildirilmiştir . Tıbbi literatürde bu duruma heteropaternal süperfekondasyon denir. Bu tür gebeliklerde bebeklerden birisi hafta olarak, daha küçük, boyut ve gelişme olarak da daha geri kalacağı için doğum zamanlaması önemlidir.  Bu iki bebekten biri anne karnında gelişme geriliğinden ölürken, diğeri doğduktan sonra yoğun bakım ihtiyacı duyar” diye konuştu.


11 Eylül 2017 Pazartesi

MEDYA DENKLEMİ TEORİSİ VE İNSANLARIN MAKİNELERE KARŞI DUYGUSAL YAKLAŞIMI

Teknoloji hayatımızın bir parçası haline geldi. Bu süreçte de elimizden düşmeyen telefonlar başta olmak üzere, medya araçlarına karşı davranışlarımızın nasıl olduğunu hiç düşündünüz mü? 

1996 yılında Byron Reeves ve Clifford Nass, Medya Denklemi teorisinde, bilgisayarlar, televizyon ve yeni iletişim teknolojileri ile olan etkileşimlerin gerçek sosyal ilişkilerle  aynı olduğunu gösterdiler. Yani bilgisayara, insan gibi davranıyoruz. 

Medya Denklemi testini 22 kişiye uygulayan Reeves ve Nass, testte katılımcıları iki gruba ayırdılar. Amerikan Pop Kültürü ile ilgili sorular sorulduktan sonra, kullandıkları bilgisayar hakkında bir de anket doldurmaları istendi. Birinci grup anketi  bilgisayarda  yanıtlarken diğer grup kağıtta yanıtladı.  

Test sonucunda birinci grup,  bilgisayarla arasında bir bağ kurarak ona karşı kibar davrandı ve soruların iyi olduğunu söyledi. İkinci grup ise,  testin kötü olduğunu söyledi.

Reeves ve Nass, kullanıcıların bilgisayarlara kibar davrandıkları sonucuna vardılar. Deney, medyaya sosyal kurallar uygulandığını ve bilgisayarların toplumsal başlatıcılar olabileceğini kanıtladı. Katılımcılar bilerek bilgisayara kibar davrandıklarını reddetti, ancak sonuçlar farklı önermeler verdi.



Medya denklemi araştırmasından elde edilen sekiz önerme:  
1. Herkes medyaya toplumsal ve doğal olarak yanıt verir.
2. Medya farklıdan çok daha benzeri tercih eder.  
3. Medya denklemi otomatiktir.   
4. Ortam denklemini karakterize eden birçok farklı yanıt vardır.
5. Doğru gibi görünen şey gerçek olanlardan daha önemlidir.   
6. İnsanlar var olana tepki gösterir.  
7. İnsanlar sadelikten hoşlanır.
8. Sosyal ve doğal kolaydır.

Medya bizi etkisi altına alır, düşüncelerimizi etkiler ve yaşam şeklimize yön verir.  Bu olgu, medyanın insanlar üzerindeki etkilerinin genellikle derin olduğunu gösterdi. 

Medya, insanların davranışlarını ve olaylara karşı cevap verme şekillerini etkiler, ancak insanlar bunun farkında değildir.  Kısaca, medya hayatımızı yönetir. 

6 Eylül 2017 Çarşamba

ALKIŞLARLA DEĞİL LİKE'LARLA YAŞIYORUZ

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden bu yana görsellik ön plana çıktı. İnsanlar, gerçek ve sanal kimlikleri arasında gelgitler yaşasa da, bu ayrımı sadece en yakınları bilebiliyor. Aynen televizyona çıkıp, konuşan uzmanların verdikleri akılların gerçekte kendilerinin ne kadar uyguladığını biz gazetecilerin bildiği gibi... 

İnsanlar sanal kimlikleri ile, daha zengin, daha başarılı, daha zayıf kısaca, çok mutlu olduğunun ispatını yapmaya çalışıyorlar. 1985 yılında kullanılmaya başlanan ve İngilizce, "kendi aralarında bağlantılı ağlar" anlamına gelen Interconnected Networks teriminin kısaltması olan Internet, yaklaşık 25 yıldır hayatımızda gelişerek ve değişerek yer alıyor. Ancak asıl sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile medyanın ve iletişimin tanımı neredeyse baştan yazıldı. Kişilerarası iletişimden ve geleneksel medyadan uzaklaşılmaya başlandı.

Hatırlayanlar olursa, internetin ilk kullanıldığı yıllarda rumuzlarla kimlikler gizlenirdi. Şimdilerde ise, insanlar isimlerini ve özel hayatlarını insanların gözüne sokmak için uğraşıyorlar. Takipçi ve like için... 

Böyle bir ortamda da sanal kimlikler ortaya çıktı. Televizyonda aslında olmadıkları kişiyi oynayanlar ve  insanlara akıl verirken, kendi hayatlarını yönetemeyen sözüm ona uzmanların yaptığını sanal dünyada birçok kişi uyguluyor. 

Sanal kimliklerde de olduğundan farklı görünme telaşı sarıyor. Bunun içinde daha çok kişi tarafından takip edilmek ve beğeni almak için kendileriyle yarışa giriyor. -mış gibi hayatların ortaya çıkmasıyla da insanların farkında olmadan psikolojileri bozulabiliyor. Sanal kimliğin etkisine kapılıp, gerçek kimliği yaşarken değersizlik ve yetersizlik hisleri de oluşabiliyor. 

Diğer insanlarla rekabete girip, olmadığı biri ve yaşamadığı hayatın oyununu sahnelemeye çalışmak ise yoruyor. Sosyal medyada trend olan ürünleri alıp sergilemek, herkes tatilde diye çoğunluğa uyma psikolojisinden uzak durmak önemli. Bu durumun psikolojik bilançosu henüz bilinmiyor. 

Sosyal medyayı ne için kullandığınızı mutlaka düşünün! Bu bir iletişim aracı, hayat amacınız değil! 

Sanal mutlulukların ve like'lık heyecanların hayatınıza dönüşmeden önce aklınızda olması gerekenler:

  • Sosyal medyayı, hedefleriniz ve idealleriniz için kullanabilirsiniz. Bunda da özellikle, özel hayatınızın mahremiyetini korumanız çok önem taşıyor.
  • Özel hayat ile sanal hayatın ayrımında olun. 
  • Motive olmak istediğiniz konu ile ilgili paylaşımlarınızı artırın. İletişimin sanal hali de işe yarar. 
  • Hedeflediğiniz konuda yapılan çalışmaları blogunuzda yazın. İlerleyen zamanda bilgi birikimiz sizi bile şaşırtacak. 
  • Sosyal medya kullanımınızın iş hayatınızı da etkilediğini unutmayın. İş görüşmelerinden önce sosyal medya profilleriniz inceleniyor. 
  • Takip ettiğiniz sayfalar, sizin nasıl biri olduğunuzla ilgili ipuçları veriyor. 
  • Sanal dünyaya molalar verin. Takip ettiğiniz sayfalar arasında zamanınız kaybolmasın. 
  • Bu hayat sizin, eksi ve artıları ile hayatınıza sahip çıkın. Sanal dünyada hayatınızı yok etmeyin. Sanal kimlikler, gerçeklerine yakın olsun. 
  • Medya okuryazarlığı konusunda  bilginizi artırmak, hayat kalitenizi artıracaktır. 




5 Eylül 2017 Salı

SAĞLIK İLETİŞİMİNİN OLMAZSA OLMAZI

Televizyonun babası olarak anılan İskoç mucit John Logie Baird, 1926 yılında televizyonu icat ederek, hayatımıza görsel medyanın yer almasını sağladı. Türkiye’de ilk televizyon yayını, 1952 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi stüdyolarından yapılır. Bu yayın sırasında ülkemizde sadece 10 evde televizyon vardır. TRT'nin yayın hayatına başladığı 1968'de televizyon haberlerini sunan ilk kişi Zafer Cilasun olur.  Türkiye’nin ilk özel kanalı ise, 1990 yılında hayatımıza girer.

Televizyon İzlemede Dünya Rekoru Bizde
Medya takip kuruluşu Ajans Press tarafından, televizyon izleme alışkanlıklarıyla ilgili yapılan araştırma sonuçlarına göre; Türkiye, dünya genelinde günlük televizyon izleme oranlarında 330 dakika ile dünya rekoru kırdı.

Televizyonlar artık dijital dünyanın içine taşınmaya başladı. Dizileri, filmleri, haberleri yeni medyadan takip ediyor ve geri bildirimde bulunabiliyoruz. Youtube, videoları çekmek bir iş alanı olurken, yakında Facebook TV ile bu girişimler farklı boyutlar kazanacak.

Sağlık ile ilgili programlara ve haberlere baktığımızda ise, bilgi kirliliği ortalığı sarmış durumda. İşin uzmanı olanlar medyadan uzak durup, korkarken; bunun önemini anlayanlar kanal kanal geziyor. Televizyondan beslenen bir toplum olarak, basın mensupları ile iyi iletişim kurmanın ipuçlarını öğrenmek bilim insanları için, akademik dergilerde yayınlanan makaleleri çok daha geniş kitlelere ulaştırabilir.    

Medya dünyası çok bilinmeyenli denklem gibi, şifreleri her an değişse de temeli hep aynı işliyor. Gazeteciliği bu anlamda bilim olarak görmek yanlış olmaz. Çünkü temeli psikolojiye, nörobilime, felsefeye ve iletişim kuramlarına dayanıyor.

Medya ile İlişkiniz Ne Durumda?
Medyanın önemine değinmişken, Richard Hayes ve Daniel Grossman’ın yazdığı Bilim İnsanının Medya Rehberi kitabından eğlenceli bir örnek vermek istiyorum.

Evliliklerini kurtarmaya çalışan hayali bir çift, bir odada tartışıyor olsun:
Adam: "Sana bir türlü ulaşamıyorum"
Kadın: "Deniyorum ama beni anlamıyor gibisin"
Adam: "Bir de anlaşılır bir dilde konuşsan"
Kadın: "Her şeyi en basite indirgememi bekliyorsun."
Şimdi, zihninizde "adam"ı bir gazeteci, "kadın"ı bir bilim insanı yapın.

"Gençler, biriyle çıkmaya başlamadan önce, nasıl flört edileceğini öğrenmek gerektiğini bilirler. Aynı şekilde, gazetecilerle konuşmadan önce de onların ilgisini nasıl çekeceğinizi bilmelisiniz" diyen Richard Hayes ve Daniel Grossman, gazeteciler ve bilim insanlarının ilişkisinin bundan farklı olmadığını söylüyor.

Bu noktada bilim insanlarından verimli ve akıcı bilim haberleri almak isteyen biz gazetecilerin kullandığı yöntemlerin eğitimini almak hayati önem taşıyor.

Sağlık Medya Lab Neden Önemli?
Bilim insanları ile medya arasında köprü olan “Sağlık Medya Lab”, mesajlarınızın farkındalık oluşturması ve güncel konular içerisinde farklılık yaratmasını sağlıyor. Haber değeri taşıyan içeriklerle medyada doğru zamanda doğru mecrada yer almak için, iletişim stratejisi oluşturmak gerekiyor.  

Sadece yaptıklarınızın ya da görüşlerinizin medyada yer alma olasılığını yükseltmekle kalmayıp, aynı zamanda bu haberlerin içerik ve verdiği bilgiler açısından da doğru olmaları şansını artıracak kararlar almanız önemlidir. Bilim insanlarının vermek istedikleri mesajları, topluma en yalın ve daha da önemlisi en doğru nasıl aktarabileceklerini sade dille anlatmaları gerekiyor.

Bilimsel Çalışmaları Habere Dönüştürürken
Güçlü içerikle, etkili bir medya planı hazırlama süreçleri, içeriğin doğru mecrada yer alması stratejik plan ile yapılabilir. Sağlıkla ilgili bilgileri gazetecilere anlatırken, dikkat edilecek önemli noktalar:

  •        Medya kuruluşunun hedef kitlesini öğrenin.
  •       Düşüncelerinizi sıraya koyun
  •       Soruları sınıflandırın.
  •        Sorular için iki dakika zaman olduğunu düşünün.
  •       Konu hakkında ne bilmek istendiğini anlayın.
  •       Okuyucuları ilgilendiren konulara değinin.
  •       Önem sırasına göre bilgi verin.
  •       Okuyuculara neyi mutlaka iletmek istediğinizi iyi belirleyin.


Günümüzde televizyon kanallarında bilinçsizce işlenen sağlık konuları ve konukları nedeniyle,  uzmanlara duyulan güven azaldı. Eğitimi olmadığı halde sağlık programlarında yer alan sözde uzmanlar yerine, sağlık habercileri ve gerçek uzmanlar olmalı. Çünkü sağlık haberlerinde yapılan bir hata birçok hasta ve hasta yakınının hayatını etkileyebilir.


Bir bilimsel çalışma ya da bir konu hakkında, gazetecinin bilim insanlarından kısa, net ve anlaşılır bir dille öğrenmesi gerekir. Bunun içinde bilim insanları ve uzmanlar, medyayı korkulu rüya olarak değil de, toplumun ve bilimin faydasına bir araç olarak görmesi önemlidir. Sağlık iletişiminin olmazsa olmazlarından en önemli yanı medyadır. 

4 Eylül 2017 Pazartesi

BAŞARMAK İÇİN YAŞANMAZ

Başarı sizin için ne ifade ediyor? Yaşam amacınız başarı odaklı mı? Başarısız olduğunuzda dünya başınıza mı yıkılır? 

Hatalardan öğrenilen tecrübeleri başarı olarak görmek önemlidir aynen Cicero'nun söylediği gibi; "Hata yapmak insana dairdir. Ama sadece budalalar aynı hatayı tekrarlamakta ısrar eder." 

Bu kadar katı bakmamalı aslında, hataları tekrarlayabiliriz de, sonuçta insanız. Hatta patinaj da yapabiliriz. Başarısız olup, hatalarımızın üst üste geldiği dönemleri de yaşayabiliriz. Başarı odaklı hayat yaşanmaz ki. 

Bir amaç uğruna yaşanır. İçinde umutlar yeşerten, mutluluk veren ve sonunda güzellikler sunan amaçları olmalı insanın. 

Hata yaptığında ya da başarısız olduğunda "canın sağolsun" diyebilmektir başarı. İnsanın değerini belirlemez başarılı olmak. Çünkü, başarı yıldızlı ve taçlı ödüllerde aranmamalı. 

Dürüst olduğu için yavaş ilerlemek de başarıdır. Karakteri ve prensibiyle hayata karşı dik durmak da başarıdır. 

Üretmek için bazen düşmek de gerekir. Bazen her düşüşten kalkış da bir başarıdır. 

İnsanlara yardım elini uzatıp, yaralarına merhem olmak da başarıdır. 

Bazen kaybetmek de başarıdır. Çünkü, her kaybediş, daha güçlü çıkmasını da sağlayabilir. 

İnsan kıymeti bilmek de başarıdır. Makamına, mevkisine ya da etiketine takılmadan insan olduğu için değer verilmesidir başarı. 

Sınavlardan derece yapmak, fiyakalı okullardan diploma almakla değeri ölçülmez insanın. Çünkü, neler ürettiğidir başarı. Beynini ne kadar kullandığı, hayatı nasıl gözlemlediği, neleri güzelleştirdiğidir başarı.

Yapılan hataları tekrarlayanların omzuna sevgiyle dokunup, "Olsun bir daha ki sefere" diyebilmektir başarı. 

İyilikleri gizli yapıp, güzellikleri paylaşıp, vicdanlı olmayı insanlığın bir parçası görmektir başarı. 

İhtiyaç olduğunda telefonun ucunda da olsa, yanında hissettirmektir başarı. 

İnsanları kandıranlara karşı dimdik durup, bilinçlendirmektir başarı...

Başarı hayatı amacına uygun yaşayıp, sen mutlu oldukça çevreni de aydınlatmaktır. Sınav sonuçları, fiyakalı unvanlar ya da insanları uyutan hikayelere bağlı değildir. İnsan olabilmek, insan kalabilmek zaten başlı başına başarıdır. 

2 Eylül 2017 Cumartesi

BÖCEK YEMEK İSTEMİYORSANIZ

Dünya mutfakları çeşitlilik gösteriyor. Her ülkede farklı lezzetler sunuluyor. Bunların içerisinde Meksika ile ilgili bir öğrendiklerim beni biraz şaşırttı. Çünkü, böcekleri ve kurtların yenildiği ülke genellikle Uzak Doğu ülkeleri olurken, Meksika'yı acılarıyla bilirdim. 

Kal Penn ile Büyük Resim isimli belgeselde; karıncalar, uçan karıncalar, çekirgeler, solucanlar ve kurtçuklar soslarla nasıl sevilerek yenildiği anlatıyordu. 2000 tür yenilebilir böcek ve solucanların olduğu ve 2 milyardan fazla insanın çoktan böcek yediği de dikkat çekenlerdendi. 

Protein kaynağı olan bir çekirge, hamburger ile eşdeğer tutulurken, kalori olarak daha az olduğu da vurgulanan bilgilerden biriydi. 

Bu belgeseli izlerken özellikle vurgulanan bir nokta dikkatimi çekti. Tükenen protein kaynakları nedeniyle insanlar besinlerin tüketiminde değişikliklere doğru yöneliyordu. 

Bu böcekleri yemekle vücudumuza farklı mikroorganizmalar almıyor muyuz? Protein kaynakları neden tükeniyor? gibi birçok soru aklımda uçuştu. 

Gündemimizde hep "Et yensin mi yenmesin mi?" olurken, protein kaynaklarının tükendiğine hiç deniğinilmiyor. Hayvanları yetiştirmek, korumak ve beslenme sorunu yaşamamak için bunları konuşmaya başlamalıyız. 

Böcek yemek istemiyorsanız, hayvanlara sahip çıkmalı ve hayvancılığı desteklemek zorundayız. 

31 Ağustos 2017 Perşembe

GECEYİ AYDINLATAN MUCİT THOMAS EDİSON


Edison denince akla ilk Ampul gelir. 

Thomas Alva Edison 11 Şubat 1847 de Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio’nun Milan kentinde doğdu. Yedi kardeşten, en küçüğüydü. İlkokula başlayan Edison, disleksi hastası olduğu için algı sorunları yaşıyordu bu yüzden okul yönetimi okuldan uzaklaştırma kararı aldı. Kanada’da öğretmenlik yapmış olan annesi Edison’un eğitimine evde devam etti. Edison 10 yaşına geldiğinde fizik ve kimya kitaplarını okuyordu.

Bu dönemde evinin bodrum katında küçük bir kimya laboratuvar kuran Edison, özelliklede volta kaplarından elektrik akımı elde etme üzerinde araştırmalar yapıyordu. Bu çalışmaları sırasında Edison, mors alfabesini öğrendi ve kendisi bir telgraf yaptı. O günlerde ağır bir ateşli hastalık geçirdi ve bu hastalık duyma yeteneğinin kısmi kaybına, zor işitmesine neden oldu.

12 yaşına geldiğinde trende gazete satmaya başladı. Trene yerleştirdiği bir tür baskı makinesi ile vagonda haftalık gazete çıkarıyor ve yine trende satıyordu. Laboratuvarının bir kısmını trene taşıdı. Bir yolculuk sırasında içinde kimyasal madde bulunan bir şişe devrildi, tren yandı. Edison hem trendeki işinden oldu hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı.

Sokaklarda iş ararken, tren raylarına ayağı sıkışmış Jimmie Mackenzie’i kurtardı. Mackenzie’nin babası bir telgraf şirketinin müdürüydü. Bu sayede işe girdi ve 5 yıl boyunca telgraf operatörlüğü yaptı.

1868 yılında bir atölye kurdu ve elektrikli bir oy kayıt makinesi geliştirdi.  Elektrikli kayıt aletini kimseye satamadı. Araştırmalarına sesli telgraf üzerinde sürdürmeye devam etti. Karbondan iletici eklemesi ile birlikte telefonun temelini atmış oldu.

İlk ses kaydı
1877 yılında ilk ses kaydını gerçekleştirdi bu, gramofona giden ilk adımdı. Thomas Edison’un bu buluşu çok ses getirdi.

Altın borsasında kullanılan telgraf bozulunca çareyi Edison’dan yardım istemekte buldular. Edison’un cihazı çok iyi şekilde onarması üzerine Western Union Telegraph Company firması Thomas Edison’a bir öneride bulundu. Geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerine çalışmalar yapacaktı.

Edison bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte şirket kurdu ve patentlerini satmaya başladı. Bu işten çok iyi para kazanan Thomas Edison bu parayla New Jersey’ de telgraf ve telex makinesi üretimine başladı. Bir süre sonra buradaki iş yerini kapatarak New Jersey’ de bulunan Melon Park’ ta bir araştırma laboratuvarını kurdu. Yeni buluşlar yapmak için çalışmalarına yoğunlaştı.

1878 yılında, William Wallace’ in yaptığı 500 ampul gücündeki ark lambasına göre maliyeti daha düşük ve daha güvenli bir yöntemle çalışan bir elektrik lambasını geliştirme işine girdi. Bunun içi kampanya başlattı ve gerekli parasal desteği sağladıktan sonra Edison Electric Company adında bir şirket kurdu.

Havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı planlıyordu. 13 ay boyunca ampülü bulmak için uğraştı, arkadaşlarının sakallarını bile deneyen Edison, düğmesinin ipliğiyle elektrik iletmeyi başardı.

1879’da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kâğıt flamanda karar kıldı.

1880 yılında evde güven içinde kullanılacak bir ampul icat etti.

"Hiç başarısız olmadım, sadece işe yaramayan 10000 yol buldum."
Thomas Edison


1882 yılında New York sokakları ilk defa bu lambalarla aydınlığa kavuştu.

1883’te hayatının en büyük icadı olan Edison etkisi denen olayı gerçekleştirdi; yani ısıtılmış bir filamanın moleküler boşlukta elektron yayılmasını buldu. Bulduğu bu olay sıcak katotlu tüplerin temelini oluşturdu. Daha sonra akkor lambanın üretimini geliştirmeyi başardı. Bu da ampulün halk arasında yaygınlaşmasını sağladı.

Edison’un en önemli keşfini ise Menlo Park New Jersey’de yer alan ilk endüstriyel araştırma laboratuvarın da gerçekleştirmiştir. Bu yer günümüz modern Araştırma geliştirme faaliyetlerinin yürütüldüğü ilk örnektir.

Edison 18 Ekim 1931 tarihinde New Jersey’de öldü. Ölümünün ardından tüm Amerika da elektrikler bir dakikalığına söndürülmüştür. General Electric, 1876 yılında Thomas Edison tarafından kurulan, bir dönem Amerika’nın elektrik dağıtımını tekelinde tutan dünyanın en büyük 4. şirketidir.

Unutmayalım ki başarısızlık yeniden deneyebilme fırsatları verir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...