31 Ağustos 2017 Perşembe

GECEYİ AYDINLATAN MUCİT THOMAS EDİSON


Edison denince akla ilk Ampul gelir. 

Thomas Alva Edison 11 Şubat 1847 de Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio’nun Milan kentinde doğdu. Yedi kardeşten, en küçüğüydü. İlkokula başlayan Edison, disleksi hastası olduğu için algı sorunları yaşıyordu bu yüzden okul yönetimi okuldan uzaklaştırma kararı aldı. Kanada’da öğretmenlik yapmış olan annesi Edison’un eğitimine evde devam etti. Edison 10 yaşına geldiğinde fizik ve kimya kitaplarını okuyordu.

Bu dönemde evinin bodrum katında küçük bir kimya laboratuvar kuran Edison, özelliklede volta kaplarından elektrik akımı elde etme üzerinde araştırmalar yapıyordu. Bu çalışmaları sırasında Edison, mors alfabesini öğrendi ve kendisi bir telgraf yaptı. O günlerde ağır bir ateşli hastalık geçirdi ve bu hastalık duyma yeteneğinin kısmi kaybına, zor işitmesine neden oldu.

12 yaşına geldiğinde trende gazete satmaya başladı. Trene yerleştirdiği bir tür baskı makinesi ile vagonda haftalık gazete çıkarıyor ve yine trende satıyordu. Laboratuvarının bir kısmını trene taşıdı. Bir yolculuk sırasında içinde kimyasal madde bulunan bir şişe devrildi, tren yandı. Edison hem trendeki işinden oldu hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı.

Sokaklarda iş ararken, tren raylarına ayağı sıkışmış Jimmie Mackenzie’i kurtardı. Mackenzie’nin babası bir telgraf şirketinin müdürüydü. Bu sayede işe girdi ve 5 yıl boyunca telgraf operatörlüğü yaptı.

1868 yılında bir atölye kurdu ve elektrikli bir oy kayıt makinesi geliştirdi.  Elektrikli kayıt aletini kimseye satamadı. Araştırmalarına sesli telgraf üzerinde sürdürmeye devam etti. Karbondan iletici eklemesi ile birlikte telefonun temelini atmış oldu.

İlk ses kaydı
1877 yılında ilk ses kaydını gerçekleştirdi bu, gramofona giden ilk adımdı. Thomas Edison’un bu buluşu çok ses getirdi.

Altın borsasında kullanılan telgraf bozulunca çareyi Edison’dan yardım istemekte buldular. Edison’un cihazı çok iyi şekilde onarması üzerine Western Union Telegraph Company firması Thomas Edison’a bir öneride bulundu. Geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerine çalışmalar yapacaktı.

Edison bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte şirket kurdu ve patentlerini satmaya başladı. Bu işten çok iyi para kazanan Thomas Edison bu parayla New Jersey’ de telgraf ve telex makinesi üretimine başladı. Bir süre sonra buradaki iş yerini kapatarak New Jersey’ de bulunan Melon Park’ ta bir araştırma laboratuvarını kurdu. Yeni buluşlar yapmak için çalışmalarına yoğunlaştı.

1878 yılında, William Wallace’ in yaptığı 500 ampul gücündeki ark lambasına göre maliyeti daha düşük ve daha güvenli bir yöntemle çalışan bir elektrik lambasını geliştirme işine girdi. Bunun içi kampanya başlattı ve gerekli parasal desteği sağladıktan sonra Edison Electric Company adında bir şirket kurdu.

Havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı planlıyordu. 13 ay boyunca ampülü bulmak için uğraştı, arkadaşlarının sakallarını bile deneyen Edison, düğmesinin ipliğiyle elektrik iletmeyi başardı.

1879’da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kâğıt flamanda karar kıldı.

1880 yılında evde güven içinde kullanılacak bir ampul icat etti.

"Hiç başarısız olmadım, sadece işe yaramayan 10000 yol buldum."
Thomas Edison


1882 yılında New York sokakları ilk defa bu lambalarla aydınlığa kavuştu.

1883’te hayatının en büyük icadı olan Edison etkisi denen olayı gerçekleştirdi; yani ısıtılmış bir filamanın moleküler boşlukta elektron yayılmasını buldu. Bulduğu bu olay sıcak katotlu tüplerin temelini oluşturdu. Daha sonra akkor lambanın üretimini geliştirmeyi başardı. Bu da ampulün halk arasında yaygınlaşmasını sağladı.

Edison’un en önemli keşfini ise Menlo Park New Jersey’de yer alan ilk endüstriyel araştırma laboratuvarın da gerçekleştirmiştir. Bu yer günümüz modern Araştırma geliştirme faaliyetlerinin yürütüldüğü ilk örnektir.

Edison 18 Ekim 1931 tarihinde New Jersey’de öldü. Ölümünün ardından tüm Amerika da elektrikler bir dakikalığına söndürülmüştür. General Electric, 1876 yılında Thomas Edison tarafından kurulan, bir dönem Amerika’nın elektrik dağıtımını tekelinde tutan dünyanın en büyük 4. şirketidir.

Unutmayalım ki başarısızlık yeniden deneyebilme fırsatları verir.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

SAHTE UZMAN MAĞDURU OLMAYIN

Gün geçmiyor ki, sahte uzmanların haberleriyle karşılaşmayalım. Medyada yer alan uzmanların, denetlenmemesi nedeniyle insanlar sağlığından olabiliyor. Göz rengini değiştirdiğini iddia eden bir "sahte" uzman, bir kadının kör olmasına neden oluyordu. Medyada yer alan bu sahte uzman, çalışmasının reklamını da yapmış. 

Geçtiğimiz aylarda da sahte estetik uzman mağduru bir hemşire, dudaklarına enjekte edilen madde nedeniyle sorunlar yaşadı. 

Sahte psikolog meselesi unutuldu, hatta sempatik bile bulunmaya başlandı. İnsanların kandırılıp, sağlıklarından olması ne oldu? 

Medya okuryazarlığı bilincinin oluşmasının önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Uzmanların, söylediklerini teyit etmek, özellikle sağlık konusunda hayati önem taşıyor. 

Elektronik sistemlerin hem hayatı kolaylaştırdığı hem de sahte işlemlerin yapılmasının önleminin alınmasının zorlaştığı günümüzde, sahte uzmanların denetimi için yeni çalışmalar yapılmalı. Sahte doktorlar, psikologlar ve diyetisyenlere fırsat vermeyecek bir sistem kurulmalı. 

İnsanlar gittikleri kliniklerde çalışanların, sahte olup olmadığını kontrol edebilmeli. Psikolog ve diyetisyenlerin,  diplomalarının gerçek olduğunu ve hizmet verebileceklerini bir veri tabanından bakabilmeli. Medyada konuşanların gerçek uzman olduğuna dair denetimi, gazeteciler yapabilmeli. Sağlıklı bir toplum için, medya okuryazarlık bilinci geliştirilmeli. 


29 Ağustos 2017 Salı

ŞİDDETSİZ İLETİŞİMİN 5 YOLU

Yazıyı okumaya başlamadan önce şu müziğin eşlik etmesi için linki tıklayabilirsiniz. 

Yeni bir kasabaya gelen genç bir kadın ve kızı çikolata dükkanı açarlar. Kasaba halkı, çikolatayı daha önce bilmediği için temkinli ve tepkili yaklaşır. Zamanla kasaba halkının bir kısmı, eğlencenin, neşenin, umudun ve çikolatanın olduğu yeni bir hayat ile tanışır. Bu yenilikten memnun olmayanların tepkisi ise, bir süre sonra sözlü ve sözsüz iletişim şiddetine dönüşür. Nefis çikolataların kokusu ve mutluluk veren lezzeti ile kadın, kasabalılara sevgiyle yaklaşarak iletişim engelini aşar. Sonunda çikolatanın kokusu tüm kasabayı sarar. Çikolata filminde izlediğimiz şiddet örneklerine benzer sorunlarla, günlük hayatımızda da karşılaşabiliyoruz.

“Şiddetle hedefine ulaşılan zafer anlık olduğu için yenilgiye eşittir.”
M Gandhi

Şiddet gün geçtikçe hayatımızın merkezine yerleşiyor. Medyada şiddet ile ilgili haberlerin sayısı artıyor. Hatta şiddetin dozu da yükselirken, dehşet içerisinde haberleri izliyoruz.
İnsanlar öfkeli şekilde hareket ediyor.  Şiddete meyil etmeden, sesler yükselmeden, kaşlar çatılmadan ve yumruklar sıkılmadan önce durup, sakin ve derin bir nefes almanın önemini hatırlamak gerekiyor.

Şiddetsiz iletişim denildiğinde akla gelen ilk isim Psikolog Marshall B. Rosenberg, “Ortayı bulma peşinde değiliz. Anlaşmazlığı herkesin tam anlamıyla tatmin olacağı biçimde çözme arayışındayız.” diyor.

Şiddetsiz iletişim için 4 temel davranış öneriyor:  Gözlem, duygu, ihtiyaç, istek.

Gözlem
Sevgilinize mesaj attınız. Gördüğü halde yanıt vermedi. Hemen ters bir tepki göstermeyin. Çok zor bir durum olduğunu biliyorum. Marshall B. Rosenberg, bu tip durumlarda “yalancı gözlemler” yaşanabildiğini söylüyor.  Sevgilinizin mesajınıza yanıt vermemesi, size saygı duymadığı düşüncesine kapılmanıza neden olabiliyor.

“Yanıt vermemesi neden beni bu kadar rahatsız ediyor?” sorusunu kendinize sorup, sakin ve açık bir şekilde sevgilinizle konuşmalısınız. Karşınızdakini suçlamadan ya da rencide etmeden, iletişime geçmelisiniz.

Yargılamadan gözlem yaptığınızda, etkiye tepkiniz farklılık gösterir.  Tepkiniz, iç sesinizde şu sinyalleri içermemeli:

•             “Haddini bildirmem lazım.”
•             “Beni dışladı.”
•             “Eyvah çok yetersizim!”

Duygular
Öncelikle kendinizi tanıyın. Mesaja yanıt gelmediğinde öfkelendiğinizde “Kendimle ilgili neyi geliştirmek istiyorum?” sorusunu sorun. Thomas d'Ansembourg’un dediği gibi, “Kendinin farkında olmak, karşındakini tanımanın ilk adımıdır.”

Duygularınızı dile getirin, “Mesajlarıma yanıt vermediğinde üzülüyorum.” alacağınız yanıt belki de, “Telefon etmeye bile zaman bulamıyorum.” olabilir.

İhtiyaçlarınız karşılanırsa mutlu olurken, karşılanmazsa alttan alta öfke oluşuyor.  Şunlara karşı dikkat edin:

•             Yarış, rekabet
•             Doğru/yanlış
•             Ceza/ödül
•             Yetersizlik düşüncesi
•             Kültürel koşullanmalar
•             Çatışma
•             Dahil olamamanız
•             Ötekileştirme
•             Bencillik

İhtiyaçlar
İsteklerinizi ve beklentilerinizi ortaya koyun. Böylece karşınızdakinin ihtiyaçlarını da görmeye başlarsınız. Korkularınızın ve gerçek ihtiyaçlarınızın ayrımını belirleyin. İhtiyaçlarınızın farkına vardığınızda, duygularınızı yönetmeniz kolaylaşacaktır. 

İstek
İsteklerinizin olması için ne yapmanız gerektiğini düşünün.  Karşınızdakinden olumlu cümleler kurarak, somut şeyler isteyin. Sorunu birlikte çözmek için neler yapabileceğinizi ele alın.  Buna göre bir dil geliştirin.

Bu dört aşama sırasında dinleme etkisini karşınızdakini düşman olarak değil, dost olarak görmeniz gerektiğini ve “biz”  düşüncesini unutmayın. Ayrıca şu cümle kalıplarından uzak durun:

  • ·         Galiba kendimi iyi ifade edemedim.
  • ·         İzin verin tekrar açıklayayım.
  • ·         Ne demek istediğinizi çok iyi anlıyorum.
  • ·         Benim söylediklerimden ne anladığını dile getirmen çok hoş bir davranış.


Davranışlarınızı Etkisi Altına Alan Medyayı Unutmayın
Hep unutulan medya etkisini de ekliyorum. Medya sizin şiddet konusunda tepkilerinizi şekillendirir. Nasıl mı?

Filmler ve dizilerde izlediğiniz rol modelleri örnek alarak tepkileriniz değişebilir. Reklamlarda gördüğünüz, haberlerde özellikle vurgulananlar bakış açınızı etkiler. Haberleri izledikten sonra , “Of içim şişti resmen” dediğiniz oldu mu? İşte şiddet haberlerini sürekli izlerseniz, sizin için normalleşir ve bu da olaylara karşı sevgi dolu ve empati kurarak değil de, öfke ve nefret dolu tepkiler vermenize neden olabilir. Hatta entrika eken medya, felaket haberleri biçecektir.

“Haklı çıkmak mı yoksa hayatı daha güzel kılmak mı? Hangi oyunu oynamayı tercih edersiniz?” diyen Marshall B. Rosenberg gibi,  önemli olan hayatı daha yaşanabilir ve güzel kılmak. Medyanın etkisi, dört etkinin yönlendirilmesinde ve şekillenmesinde çok büyük role sahip. Bu nedenle medya okuryazarlığı bilinci oluştukça, daha mutlu ve huzurlu bir topluma dönüşeceğiz.


28 Ağustos 2017 Pazartesi

FİKİR NASIL BULUNUR?

Reklam dünyasında dolaşıp, farklı bakış açıları edinmek için bu tür kitaplar okumaya başladım. Bu nedenle de Jack Foster'ın "Fikir Nasıl Bulunur" kitabını, büyük umutlarla aldım.  

Fikrin tanımından yola çıkarak bazı basamaklardan söz ediliyor. Kitapta, çok şaşırtan bilgilerle karşılaşmayı beklemeyin. Tabii bazı örnekler akılda tutulduğunda ilham verebilir: 

"Gutenberg, bir metal para presi ile şarap presini bir arada kullandı ve ortaya matbaa çıkıverdi.

Dali, düşleriyle sanatı birleştirdi, ortaya gerçeküstücülük çıktı.

Newton, gel-git ile ağaçtan düşen elmayı bir araya getirdi, yerçekimini buldu.

Hutchins, zil ile saati birleştirdi; işte size çalar saat.

Lipman, kurşunkalem ile silgiyi bir araya getirdi, alın size silgili kurşun kalem."

Bunların dışında genel olarak işe odaklanmak gerektiği vurgulanıyor. Tabii gazeteciler ve reklamcılar için bu durum biraz daha farklı. Çünkü, zaman sınırlaması var. 

"Bir reklam ajansının başkan yardımcısı "pireyi deve yapan adamdır". Pireyi deve yapan bir adam, işe sabah 9'da gelip de masanın üzerinde bir pire bulan ve saat 17'ye kadar ondan deve yaratmaya çabalayan, sözde yoğun bir yöneticidir. Usta bir "pireyi deve yapısı" ise, daha öğlen tatili olmadan bunu başarandır." 
Fred Allen 

Kısa sürede büyük işler başarmak zorunda olunca da kararlı olmanın önemi üzerinde duruluyor. 

“İster sanatçı, ister bilim insanı olsun” diyor J. Bronowski “doğanın çeşitlemelerinden yeni bir birliktelik çıkarsadığı anda insan yaratıcı olmaya başlar. Bunu da, benzerlikleri daha önce fark edilememiş şeyler arasındaki benzerliği bularak gerçekleştirir... Yaratıcı beyin, alışılmadık benzerlikleri görebilen beyindir.”


Beynimizi ve kendimizi geliştirmek için zaman ayırmalıyız. Hobimiz olmalı, işimizi severek ve eğlenceli şekilde yapmalıyız. Çok çalışmalıyız, vazgeçmemeliyiz yani kararlılık konusunda inatçı olmalıyız. O zaman ilham perileri etrafımızda dolaşacaklar, güzel fikirler aklımızda uçuşacak... 


22 Ağustos 2017 Salı

YANINA KAR KALAN NE?

Her şeyin güzel olması için  çalışıyorsanız, hayatın tadını çıkartmak yeni hedefiniz olsun. 

"Ben ne istiyorum, neler yapmak istiyorum?" kısmıyla ilgilenmelisiniz. 

Bugünün en güzel anı neydi? Düşündün mü?

Hedefinde ne kadar ilerledin, bunu hesapla. Yeni iş buldun mu? Buna bak. Yeni yerler gördün, yeni insanlar tanıdın mı? 

Bugün eğlenceli kaç dakikan, kaç kahkahan oldu saydın mı? Bu seni ilgilendiriyor. 
Alanında ne gibi fark yarattın? Buna bak. 

Kendini sıkmakla bir şey değişmediğine göre, seni sıkanlardan uzaklaş. 

Bugün hediye aldın mı? Mutlu olmanı isteyen kaç kişi hayatında? Bunlar seni ilgilendiriyor. 

Bir tebessümün için, kim ne yaptı? Kimin aklına düştün de halini hatırını sormak için aradı, mesaj attı? Bunlara bak. 

Kahvenin yanında bol su içtin mi? Günlük yürüyüşünü yapıp, derin nefes aldın mı? 
Ojeni asetonla silip, yeni renk denedim mi? Bunları düşün. 
Yeni kitapların için bugün ne kadar yazı yazdın? Öğrendiklerini paylaş, güzel olan bu.

Aylardır eline almadığın boyaların nerede, tuvalin ne alemde baktın mı?
Kaç sayfa kitap okudun, ne öğrendin? Bunlar yanına kar kalmalı. 
İngilizce öğrenmek için bugün kaç cümle ezberleyip, tekerlemeye çevirdin? Hedefin için bir adım ileri atmanı sağlayacak. Boynu bükük öğrenmeni bekleyen İtalyanca için ne yaptın? 

Canını sıkan dolap temizliği işlerinden bugün kaçını yaptın? Kaç kıyafet daha işine yaramıyor diye çöpe attın? Ohhh ferahladı dolabın...
Yeni yemekler yaptın mı? Mutfakta elin hızlandı mı? Yeni bir tarif de sen ürettin mi? Bunlar hayatın tadı tuzu olan...
Yeni filmlerde neler var? Sinemaya gidip, hayattan kopup kendini filmin akışına kaptırdın mı? Bunlar yeni vizyon kazandıran... 

Masanın üstünde duran okunacak kitapların, kaçını okuyup hayatına uyguladın? Bunlar ufkunu açanlar...
Yeni hobi edindin mi? Denemediğin spor kaldı mı? Yeni yerler gördüğünde bir kare de burada çektin mi? Merak ettiklerin bunlar...
Farklı seminerlere gittin mi? Farklı insanlarla, bilmediğin konular hakkında fikirler edindin mi? Bunlar empati kaynakları... 

Görmek istediğin kaç müzeyi gezdin, kaç eğlence yeri gördün, kaç farklı denize girdin, yüzme konusundaki korkunu ne kadar daha yendin? Bunlar mutluluk kaynağı...
Dinlemediğin kaç müzik türü var? Gitmek istediğin konserleri listeleyip, gittin mi? Bunlar kulağının küpeleri...

Her sene yapılacak diye yıl başında yazdığın, yıllardır yapamadıklarının kaçına tik atıp yeni hedefler belirlemeli diyebildin. Bunlar hayatın keşfi... 

Kısacası dostlar, yeni yıl gelmeden, yaşadığın zor günlerin bitmesi için değişmen gerektiğine karar ver. O zaman değişim başlar... Yeni iş,  yeni yerler, güzellikler ve yenilikler hepimizin olsun. 

20 Ağustos 2017 Pazar

MEDYA OKURYAZARLIĞI EĞİTİMİ ALAN ÇOCUKLAR DAHA SEÇİCİ

Medya okuryazarlığı konusunda yıllardır haberler yapıyorum. Bu konunun önemin dikkat çekmek için uzmanların uyarılarını gündeme getiriyorum. 

Medya okuryazarlığı alanındaki çalışmaları incelediğimde bir şeyi fark ettim. Medyanın içinde çalışan gazetecilere hiç söz hakkı verilmiyor. Sadece tek taraflı yapılan araştırmaların etkisinin olmayacağını, teorik ile pratik arasında kopukluk olacağını kimse sorgulamıyor. Yani iş, teorikte anlatıldığı gibi olmayabiliyor. Öyle örnekler çıkıyor ki, medya okuryazarlığı için uygulanacak adımlara uyuyor ancak bir noktada aslında hatalar gözden kaçabiliyor. Bu nedenle teorik ile pratik bir arada olmadıktan sonra yapılan çalışmaların anlamı yok. 

Medyadan uzak medya okuryazarlığı çalışmalarının işler olması mümkün değil. Bu işlerin düzenlenmesi için, gazetecilerin özlük haklarının düzeltilmesi ve uzmanlaşmaları için imkan tanınması gerekiyor. Şunu da unutmamak gerekir, birçok gazeteci medya okuryazarlığının ne olduğunu bilmiyor. 

Okullarda medya okuryazarlığı eğitimlerinin verilmesi güzel bir adım. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortaklaşa yürüttüğü  Medya Okuryazarlığı Araştırması yapıldı. Çalışma, Türkiye genelinde 26 bölgede ve 37 il ve ilçe merkezinde Medya Okuryazarlığı Dersi alan 1273 ilköğretim öğrencisi ile gerçekleştirildi.

 Araştırma sonuçlarına göre öğrencilerin;

  •  %98’inin televizyon izlediği, televizyon izleme sürelerinin hafta içi ortalama 3 saat 34 dakika, hafta sonu ise 3 saat 59 dakika olduğu,
  •  Yaklaşık %57’sinin radyo dinlediği,
  •  %87’si için sahip olunan iletişim araçları arasında cep telefonunun kendileri için çok önemli veya önemli olduğu,
  •  %68’inin cep telefonun bulunduğu ve bunlardan %71’nin cep telefonundan internete erişim sağladığı sonucu çıkmış. 
Medya Okuryazarlığı Dersi alan öğrencilerin %52’sinin televizyon programlarında daha seçici davrandığı ve yaklaşık %61’nin bu dersin medya araçlarını eleştirel bir gözle incelemesini sağladığı yönünde görüş belirttikleri, tespit edilmiş.


  • Öğrencilerin önemli bir bölümü cep telefonu ve bilgisayarı vazgeçilmez olarak görmektedir.
  • Sosyal medya ağlarına bağlanma, öğrencilerin internet kullanımındaki öncelikli amacı ve en sık yaptığı aktivite konumundadır.
  • Öğrencilerin çoğunluğu Medya Okuryazarlık Dersini faydalı bulmakta ve ebeveynlerinin de medya okuryazarlığı eğitimi almalarını talep etmektedir.

Çocuklar seçerek yayınları takip ediyor. Bu işin öneminin farkında olmaları çok güzel. Çocuklara daha anlaşılır ve kullanabilecekleri şekilde konu anlatılırsa, etkisi daha da fazla olacaktır.  Bilinçli çocukların sunulan yayınları seçmesi, eleştirmesi ve ona göre tepki göstermesi için medya okuryazarlığını öğretmeliyiz. 


19 Ağustos 2017 Cumartesi

MEDYA İLE İLGİLİ ÖĞRENDİĞİNİZDE HAYATINIZI DEĞİŞTİRECEK GERÇEKLER

Haberleri okurken ya da izlerken, "Söylenenler gerçek mi yoksa yalan mı?" diye düşünür müsünüz? Yalan olma ihtimalini düşünmeden hemen inanır mısınız?

Hayatımızın merkezinde olan ve yöneten medya hakkında belkide farkında olmadığınız bazı gerçekler var. Medyayı anladığınızı düşünürken bardağın boş tarafına bakmayı öneriyorum. Çünkü, bildiğimizi düşünmek, öğrenmemizi engelleyecektir. Belli bir noktaya kadar bilebiliriz, belli noktayı yukarı çıkartmak için bilgi eklemeye devam etmemiz gerekir. 

Kriptololji yani gizli şifreleri çözmek gibi, kelimelerin arkasında yatan gizli mesajı çözmektir medya okuryazarlığı. Gizli mesajı çözerek, medyanın bizi yönlendirmeye çalıştığı şeyi anlamış olacağız.         

Medya Okuryazarlığı nedir?

Medya okuryazarlığının çok farklı tanımları var. Bir tanımda; "toplum içinde medyanın nasıl bir rolü olduğunu anlayabilmek" olduğu söylenir. (Messaris,1998)

Medya okuryazarı; medyada yeniden kurgulanan iletileri ayırt edebilen ve al­gılayabilen, onunla ilgili yorumlarda bulunabilmek için ayrı bir beceri, altyapı bilgisi ve eğitsel organizasyon gerektiren bir eğitim sürecinin sonucu olarak medya yetkini sıfatını hak eden kişiyi betimleyen bir terim olarak algılanabilir. Bir başka görüşe göre de medya okuryazarı; basılı ve elektro­nik medyayı çözmek, değerlendirmek, analiz etmek ve üretmek yetilerine sahiptir *.                                                                                                                                                                           
Medya Okuryazarı olunca ne yaparız?

Korku filimi izlerken, müziğin ritminin değişmesi korku dolu sahnenin yaklaştığını anlatır. Reklamlarda, herhangi bir ürün tanıtılırken, aslında bir yaşam tarzının sunulduğu algısı oluşturulduğunu fark ederiz. 

Medya okuryazarlığının kapsamı şu şekilde sıralanıyor: 
  1. Bilgiye erişim
  2. Çözümleme
  3. Değerlendirme
  4. Üretme
Başka yazılarımda detaylandıracağım maddelere ek olarak Silverblatt (1995) Medya Okur-yazarlığının yedi temel ilkesini şu şekilde sıralıyor: 
  1.  Bireylere medya tüketimi konusunda bağımsız karar verme gücü aşılama, 
  2.  Medya iletişimi ile ilgili konulara odaklanma,
  3.  Medyanın bireyler ve toplum üzerindeki etkisi konusunda farkındalık yaratma, 
  4. Medya mesajlarının analizi ve tartışılması için stratejiler geliştirme, 
  5. İnteraktif medya içeriğini bir metin olarak çağdaş kültürümüze kazandırma konusunda farkındalık geliştirme 
  6. Medya içeriğini anlama ve takdir etme becerisi kazandırma  
  7. İnteraktif medya iletişimcilerini etkili ve sorumluluk taşıyan medya mesajları üretmeye teşvik etme. 

Medyada gördüğümüz her şeyi hemen tüketip, sindirme aşamasına geçmeden önce neler yapılacağına dikkat etmek gerekiyor. TEDX Bahçeşehir Üniversitesi'nde medya okuryazarlığını, sağlık okuryazarlığı açısından ele alan bir konuşma yapmıştım. Dedektif olup, elimizdeki haritadan ipuçlarını toplayarak bir oyun oynamıştık. Medya okuryazarlığı için de geçerli olan oyunun, farklı versiyonlarını hazırlayacağım.                                                                                                                                                                                                    



18 Ağustos 2017 Cuma

NİTELİKLİ GAZETECİLER TOPLUM İÇİN NEDEN GEREKLİDİR?


Toplum bilincinin artması, nitelikli gazetecilerin olmasıyla artış gösterir. Sade ve güvenilir bilgiler, gerçek uzmanlar tarafından halka ulaştırılır. Ulaştırmanın ötesinde görevleri olan araştırmacı gazetecilik mesleği bu nedenle en onurlu mesleklerdendir. Etik ilkelerin ışığında, insanların hayatını şekillendirir. 

Geleneksel medyanın cazibesi, gazetecileri yeni medyaya karşı bir tutumda davranmalarına neden olsa da çağın hızına uyum sağlayıp, yine başrolde yerlerini aldılar. Gazetecilere, her gün birçok haber akışı olur. Bunların içlerinden önemsiz, belirsiz olanları yani haber değeri taşımayanları elerler. 

Özel televizyonların olmadığı 1979 yıllarında Hans Heigert, Süddeutsche gazetesindeki yazısı günümüzdeki durumu da özetliyor, yazılı basındaki özensiz gazetecilik ve haber programlarında birbirinden kopuk düşüncelerin laf salatası gibi düzensiz şekilde iletilmesi durumundan yakınıp şunları söylüyor: "Bu seni önce sinirlendirir, sonra öfkendirir, daha sonra da etkisizleştirir ve nihayeti öyle vurdumduymazlaştırır ki, ne aktarılırsa aktarılsın her şeye razı olursun." 

Gazetecinin görevlerinden biri günümüzde, bilgi selinin içinde süzgeç görevi görerek veri çöplüğünden arındırmasıdır. Nitelikli gazeteci, olayları değerlendirip, yorumlayıp açıklığa kavuşturur. 

Çalışma disiplinine sahip gazetecilerin, "bugün keyifsizim" deme lüksleri yoktur. İnsanları konuşturmak için özgüven sahibidirler. Çünkü, bilmedikleri yerlerde tanımadıkları insanları konuşturmak kolay iş değildir. 

Gazeteciler hızlı düşünür, hızlı iş yaparlar. Bir süre sonra neden aceleci davrandığımız sorulur çevremizden, çünkü bu bir yaşam şeklidir. 

Gazeteciler, öğrenme çılgınlarıdır. Öğrenmeyi severler, merak ederler, soru sormaktan bıkmazlar. Öğrenmek istedikleri bilgi için mücadeleci bir yapıları vardır. 

Gazetecinin seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok olur. Yani  nitelikli gazeteci, cahil diplomalılar, uzman gibi dolaşanlar, yalan haber yayanlar ve insanları kandıranların karşısında durmaktan çekinmez. Sadece hatayı sezebilen gazeteciler, gerçekleri keşfedebilir. 

İyi gazeteciliğin formülünü Wolf Schneider ve Paul-Josef Raue şöyle ifade ediyor:

İyi gazetecilik = yetenek + karakter + ansiklopedik bilgi  + mesleki bilgi 

Gazeteciler, haber alanlarına göre belli bir birikime sahip olmalıdır.  Mesela, kültür sanat alanında çalışıyorsa, temel düzeyde bu alanla ilgili bilgisi olmalı. Bilim  ve sağlık konularında yazıyorsa da, araştırma yöntemlerini, bilimsel yöntemlerle çalışmayı, bağlantılar kurabilmeyi ve öğrendiklerini yorumlayabilmeyi bilmelidir. 

Gazeteci aynı zamanda kitap kurdudur. Birçok farklı konuda kitap okur. Ayrıca gazetecilerin blogları olmalıdır. Sosyal medyayı kullanmakla kalmayıp, iyi şekilde yönetebilmelidir. Genel kültür bilgilerinin yüksek olması için, zaman zaman farklı etkinlikler ve çalıştaylar düzenlenmelidir. 

Öğrenmek, şüphe ile yaklaşmak ve bildiklerini paylaşarak, toplumda medya okuryazarlığı bilincini aşılayanlar nitelikli gazetecilerdir. Nitelikli gazetecilik, hayatın daha güzel olmasını sağlar. Gazeteci, süzgeç görevi görerek veri çöplüğünden bilgi arındırır.

15 Ağustos 2017 Salı

İLETİŞİMİNİZİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN ÖNCE BUNLARI YAPIN!

Mutlu hayatın peşinde konuşuyoruz, bu süreçte de sosyal medyadan sürekli paylaşımlar yapıyoruz. Bu paylaşımları bir amaç için yapsanız hayatınız nasıl değişir? Hiç düşündünüz mü?

Her gün bir amaç için uyanmak, insanı hedefine kitlenmiş şekilde mutlu olarak güne başlama nedenlerinden biridir. Bu hedef içinizi heyecanlandıracak bir şey olmalı. Hedefinizi düşününce bile mutlu olabilmelisiniz. 

Son dönemlerde, “Yapılacak her şey yapılmış, bize ne kaldı?” diyenlere 1931 yılında Gazeteci Lincoln Steffens’ın bir yazısıyla yanıt veriyorum: 

“Hiçbir şey yapılmadı. Dünyada var olan ne varsa yapılıyor ya da yapılacak.
En güzel resim henüz yapılmadı, en büyük oyun yazılmadı, en görkemli şiir okunmadı.
Yeryüzünde ne mükemmel bir demiryolu var, ne kusursuz bir hükümet, ne de uygulanan yasalar.
Fizik, matematik ve en gelişmiş ve en doğru bilim, temelden değiştiriliyor. Kimyanın bilim sayılması o kadar yeni ki; psikoloji, ekonomi ve sosyoloji çalışmalarıyla,
Einstein’ın doğmasını sağlayacak bir Darwin bekliyorlar.
Okullarımızdaki parlak çocuklara, bütün bunlar anlatılabilse, belki hepsi futbol, parti ya da hak edilmemiş mevkilerin uzmanı olup çıkmayacak. Ama anlatılmıyor, buna karşılık; onlara sadece bilinenleri öğrenmeleri gerektiği söyleniyor.
Bu hiçbir şey değildir.”

Yeni fikirler bulmak, kendinizi geliştirmek bu süreçte de yaşadıklarınızı blogunuzda yazmak inanın size farklı kapılar açacaktır. Şimdi sosyal medyayı daha etkili kullanmak için ipuçları vereceğim:

Özel hayatınızı sosyal medyadan uzak tutun. 
Kendinize bir hedef belirleyin, sosyal medya sizin hayatınızı yönetmesin, hedefiniz için bir araç olsun.
Sosyal medyayı kendinizi geliştirmek için kullanın. 
Beğeni ya da yorum almak sizin için önemli olmasın. 
Medya okuryazarlığı konusunda bilinçlenmeye çalışın. 
Kitap okuyun, film izleyin, yeni hobiler edinin ve bunlardan kendiniz için notaları paylaşın. 
Kendi gelişiminizi artıracak blog yazıları yazın. 
Bağımlılıkların nedeni bizi geçici süre mutlu hissettirmesidir. Bu nedenle mutlu edecek sağlıklı alışkanlıklar edinmeyi deneyin. 
“Bir şey bitiyorsa daha iyisi olur” düşüncesini hep aklınızda tutun.  
Mahremiyet kelimede kalmasın, sosyal medyada hedefinize uygun paylaşımlarda bulunun. 
Niteliksiz kişilerin söylediklerine itimat etmeyin. Söyledikleri konu hakkında eğitimleri olup olmadığına bakın. 
Sevdiklerinize zaman ayırın. 


Sosyal medyada yaşamadan, anın tadını çıkartın. Sizi motive eden paylaşımlar, aynı zamanda gelişmenize de katkı sağlayacaktır. 



13 Ağustos 2017 Pazar

HUYSUZ İNSANLARIN SORUNU ÇOCUKLUĞUNDA MI SAKLI?

Uzmanlar hep çocukluk döneminin çok önemli olduğunu söyler. Bu nedenle de annelerin en az iki yaşına kadar çocuklarına bakmaları tavsiye edilir. Çocukluk döneminde yaşanan travmalar tüm hayatlarını etkilediği için, bu dönemde oluşan yaralar insanların geleceğini karartabilir.

Filmlerde özellikle de korku ve gerilim filmlerinde seri katiller bulunduğunda hep karşımıza çocukluk döneminde yaşanan travma nedeniyle, yetişkin olduğunda bunun intikamını alan karakterler çıkar. Yaşadığı acıların, dönümüşü intikam olur. 

Tabii her travma sonrası böyle korku filmlerine konu olan türden durumlar yaşanmaz, bu acılar başarı hikayelerinin doğmasına da yol açar. Mesela, büyük başarılara imza atmış bilim insanları ve doktorlar, genellikle çocukluk dönemlerinde yakınlarının yaşadığı sağlık sorunu sonrasında bu mesleği seçip onlara yardım etmeye karar vermiş olduklarını anlatırlar. Yani kişilerin de travmayı karşılama ve tepki verme şekilleri farklı oluyor. Kısaca çocukluk dönemi, bireyin hayatının rotasını belirliyor. 

Çocukken yaşadıklarını yetişkin olduğunda hala sindiremeyen ve hayatına yansıtan bir kişiden söz edeceğim: Mary Poppins kitaplarının yazarı  P. L. Travers. 

Walt Disney iki kızına  Mary Poppins kitaplarını beyaz perdeye taşımak için söz verir ve bunun için Travers'dan  izin almanın peşindedir. 20 yıl süren bu mücadele Saved Mr. Banks filmine konu olur.

Travers, o kadar huysuzdur ki, insanları sürekli azarlar, baskı yapar ve ezer hatta canlarından bıktırır. Çocukluğunda yaşadığı sancılı süreci yazılarında anlatır, karakterlerine yaşatır ve filme çevrilecek olan kitabının karakterlerinden özellikle annesi ve babasına saygı duyulmasını ister. Ancak çevresindekiler, onun içinde yaşadığı savaştan bihaberdir.  




Mary Poppins adında sihirli güçlere sahip bir dadının, Banks ailesinin küçük çocuklarına bakma görevini üstlenmesiyle birlikte onlara bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamasını konu alan kitabın senaryolaştırma süreci tam bir eziyete dönüşür. 

Filmin sonunda bu masalda anlatılanların Travers’ın hayatı olduğunu anlayan Walt Disney, yanına gider ve çocukluğu ile hesaplaşıp, affetmesi gerektiğini söyler. Yaşadığı olayları kendi hayatından örnekler vererek affettiğinde hayatının güzelleşeceğini anlatır. Sonrasında gerçekten de affeden Travers, küstüğü hayata yeni kitaplar yazarak sarılır.

Huysuz çocuk gibi davranan yetişkin olmak yerine, hayatı anlamaya çalışan ve içindeki çocuğa da kulak veren bir yetişkine dönüşmek en güzelidir. Hayat gümüş tepsi ile fırsatları sunmuyor, tırmalamak ve tırmanmak gerekiyor. Özellikle de birçok filme konu olan ve haber yaparken konuştuğum uzmanların da söylediği gibi, çocukluk döneminde yaşanan sorunları çözemeyenler için tam bir kabusa dönüşüyor. Mutlu çocuklar yetiştirmek için, bilinçli ebeveynlere ihtiyaç var. Tabii ki, nitelikli uzmanların yardımıyla... 



12 Ağustos 2017 Cumartesi

AKADEMİSYENLİK MEMURLUK DEĞİLDİR!

İş hayatından kiminle konuşsam, yoluna taş koymaya çalışanlar olduğundan dert yanıyor. Entrika üreten bu güruh, medyada gördüklerini gerçek hayatlarında uygulayıp iş yaptırmadığı gibi her şeyin engellenmesi için uğraşıyor. İş dünyasındaki bu parazitler, akademik camiada da var. Akademisyenliği, memurluk olarak görenler yüzünden de üniversiteler gelişemiyor. 

Kaliteli ve nitelikli eğitim veren üniversiteler olsun
İnsanların üretmemesinin nedenlerinden biri de medyada yer alan haber kaynaklarının niteliksiz olmasından. Reyting uğruna herkesi ekrana çıkartır ya da haber yaparsanız, insanların aklı da üretmeye değil, entrika yapmak için çalışmaya başlar. Çünkü, insanları buna yönlendirirsiniz. 

Eğitimini aldığı alanda konuşmak şöyle dursun, uzaydan sağlığa her konuda konuşan sözüm ona  konuklar, bilmedikleri konunun uzmanı gibi konuşup dururlar. Bu kişiler, "diplomayı çöpe atın" der. Oysa, "Nitelikli eğitim veren üniversiteler ve üreten akademisyenler olsun" demek asıl söylenmesi gerekendir. Bu dönemde, üniversite mezunu cahillerin olduğunu da unutmamak gerekir, akademide olduğu gibi...

Üniversitelerin durumu içler acısı hale geldiği için Yükseköğretim Kurulu yeni kararlar aldı. Özellikle bilim üreten, öğrenci yetiştiren akademisyenler olması istenirken, mobbing uygulamalarının da takipçisi olunacak. Öğrencilerine ya da üniversite çalışanlarına sözlü şiddet uygulayan akademisyenler, uyarılacak hatta işlerine son verilebilecek.


"Üniversite personeli YÖK Kanunu ve 657 sayılı kanuna tabi… Ayrıca “Yüksek Öğretim Kurumları, Yönetici Öğretim Elemanı ve memurları Disiplin Yönetmeliği’ var.  Yönetmeliğe göre 20 gün mazeretsiz bir şekilde görevli olduğu fakülteye gelmeyen akademisyenlerin ilişiği kesiliyor.  Ayrıca 657 sayılı kanuna göre de 10 gün boyunca izinsiz-mazeretsiz bir şekilde görevine gelmeyen memur,  görevden çekilme talebinde bulunmuş kabul ediliyor. Dolayısıyla üniversitedeki akademisyenlere de bu kanun uygulanıyor.  YÖK’ün gündemine aldığı bir diğer konu ise üniversitelerdeki mobbing ve taciz olayları…" 

Haberin detayında, akademisyenin öğrenci yetiştirme görevi hatırlatılıyor. Üniversitelerde kıskançlık yapıp, kısıtlı bilgisini saklayan, öğrencilere ve çalışanlara sözlü saldırılarda bulunan, bilimsel çalışma üretmeyen, kapasitesiz akademisyenlerin kadroları işgal etmesinin önüne geçilmesi hedefleniyor. Kadroların işgal edilmesi nedeniyle; akademide çalışamayan, üretmek, faydalı olmak, araştırma yapmak isteyenlere imkan tanınmalı. Çünkü, ülkemizi üst sıralara taşıyacak nitelikli ve gerçek bilim insanlarına ihtiyacımız var. 

Köle, efendi ilişkisi içerisinde olduğunu düşünen, entrika düşkünlerinin üniversitelerden en kısa zamanda gitmesi beklenirken, bunun gibi uygulamaların iş hayatına da  yansıması merakla bekleniyor. 



11 Ağustos 2017 Cuma

GÜZELLİK Mİ GÜÇ MÜ?

Masallarda "Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada?" cümlelerini okuyarak büyüdük, Türk filmlerinde kendine güvenini yükseltmek isteyen kadınlar için ise, "Ben dünyanın en güzel kadınıyım" cümlesini motto edinmek gerektiği anlatıldı. Kadınlar kendilerine güvenlerini güzellikleri ile edinmeye çalışıp, yama yaparken kişiliklerine; erkekler dünyanın en güçlü kahramanı olduklarına inandırıldı. Yani kadınlar güzellikleriyle, erkekler ise güçleriyle yer buluyordu dünyada. 

Gereksiz şekilde kendini beğenme serüveni kitaplarda kişisel gelişim ile devam etti. İstesem her şeyi yaparım, istesem yeter. Sadece istemeyle olmayacağını anlatmadı kitaplar, bir plan, program yapıp çalışmak gerektiği gerçeğini sakladı, isteyerek uyuyakaldı insanlar. Uyandıklarında ise, hayatlarında değişen tek şey istemekle olmadığıydı ancak mucizeler peşinde koşmaya devam etti. 

Kitaplarda anlatılan "sen özel bir kişisin, teksin, biriciksin" kalıbı, insanlarda narsistik ve hastalıklı bir yapıya dönüştü. Bu zamana kadar tanışıp, gazeteci olduğumu söylediğim neredeyse herkesi, kendini ekranda program yapması gerektiği gerekçelerini anlatırken buldum. Ünlü olunca ne oluyor ki? Kimse seyretmek istemiyorsa ekranları, kendi hayatının baş rolünü oynamalı. 

Bu defa da sosyal medyada herkes ünlü edasıyla, paylaşımlarına devam etti. Hayatı sevdikleriyle paylaşıp, anı kalması için çekilecek karelerin 1-2 saniye sürmesi gerekirken, fotoğraf paylaşmaktan anı yaşayamaz oldu insanlar. Çünkü, eşsiz yapılarını hayranları ile buluşturmalıydı. Özellikle takipçi demek, insanlara değil kendine verilmeyen değerdi. 

Medyada yer alma şeklinin dışında insan ilişkilerine de yansıdı bu kendini çok beğenme hali. insanların, ne derece ham ya da ne derece olgun olduğunu görmek de kolaylaştı. Eğer sürekli kendini öven ancak övündüğü şeylerin aslında ne kadar boş olduğunu bilmeyenler, Hint kumaşı olduklarına inanmış çevrelerini ikna çabasına başlamıştı. Kişiliği olgunlaşmış kişilerde ise, mütevazilikleri ile bilgi ve donanımlarının farkında olup, gelişmeleri, yapılacakları ve yapılması gerekenleri anlatıyordı. Yani kendi reklamlarının derdinde değillerdi.  

Hint kumaşı sananlar genellikle, oynuyorlardı. Yani oldukları ile olmak istedikleri çok farklı, en acısı da kendilerini aslında kandıramıyorlardı. 

Çocukluktan gelen ki, bu yanlış yönlendirme kadınlara "güzel olun kafanızı çalıştırmasanız da olur" mesajının yanında, erkeklere "güçlü olun başka bir şey gerekmez" düşüncesi günümüzde para ile karşılık buldu. İnsan olmanın güzellikleri atlandı.

Kadınlar manken olmak derdinde, erkekler ise paranın ve gücün peşinde her şey mübah diye düşünüyor. Güzellik, verdiğiniz emekte, değerde ve anılarda saklı, güç ise, karşınızdakine ayırdığınız zamanda, sevgide ve emekte saklı. İnsanlara kendimize olduğu kadar karşımızdakine de değer vermemizin önemi anlatılmalı. Mesela yolda giderken gördüğünüz solmuş bir gül sizin için bir şey ifade etmeyebilir, ancak sevdiğinizden gelen gülün solmuş hali bile güzellik katar hayatınıza. Yani aslında işin sırrı, iletişimde ve paylaşılan duygularda saklı...


10 Ağustos 2017 Perşembe

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ ORGAN BAĞIŞI KONUSUNDA NE YAPACAĞINI BİLMİYOR

Organ bağışı konusunda farkındalık oluşturmak adına yapılan her çalışma çok kıymetli. Çünkü, şu anda  25 bin 111 nakil bekleyen kişi var. 

Yıllardır, toplum bilincini artırmak için medya çalıştayları düzenlediğim için, basın mensuplarının bu konuya ne kadar duyarlı olduğunu da  gözlemlerim. Dizi setleri ve medya kuruluşları ziyaretlerinin yanı sıra medya çalıştayı düzenlediğimde bağış için hassasiyetle destek verdiler. 

Konu sağlık olunca gazeteciler her türlü yardımı yapmaya çalışır.  Sağlık çalışanları da bu konuda bağış oranlarını artırmak için ellerinden geleni yaparlar. Hatta Türkiye Organ Nakli Vakfı  (TONV), bir adım daha ileri gidip, dünyadaki gazetecilere bu konunun önemini anlatmak için çalışmalar yapıyor. 

Beyin ölümü yanlış anlatılıyor
Yapılan tüm çalışmaların yanı sıra, medyanın önemini ortaya koyan Sağlık Haberlerinde “Mucize Tedavi”ler başlıklı makaleden  alıntı yaparak konuyu biraz daha detaylandırmak istiyor: 

"Basın organlarının “beyin ölümü” kavramının anlamına dikkat etmeden  haber yapmalarının üç açıdan olumsuz sonuç doğurabileceğine işaret edilerek kavramın daha özenli kullanılması uyarısında bulunulmaktadır. 

 1. Toplumda tıbba olan güven azalacak, tıbbın “ölüm” dediği olgularda dahi, ölmeme, bir geri dönme olasılığının var olduğu zannı oluşacaktır.
2. Beyin ölümü kavramının en önemli uygulama alanlarından biri olan organ bağışlarını azaltabilecektir. Nitekim hastanın yakını “mucize” beklentisiyle organ bağışında bulunmayacağını
açıklamıştır.
3. Beyin ölümü gerçekleşen bir hastanın bir “mucize” ile de olsa sağlığını kazanabileceği zannı, sınırlı sayıda olan yoğun bakım birimlerine daha fazla gereksinim duyan/ gerçekten yarar sağlanabilecek olan hastaların bu olanaktan yararlanmalarını engelleyebilecektir.”


Öğrencilerin % 69.1’i organ bağışı için ne yapmak gerektiğini bilmiyor
Görüldüğü üzere medyadaki haberler toplumun bilinç düzeyini artırıyor. Bu anlamda da gençlerin bu konudaki farkındalığını araştıran "Organ Bağışı Hakkında Üniversite Öğrencilerinin Düşünceleri"ni inceleyen bir çalışmada ilginç bir veri tespit edilmiş: "Üniversite öğrencilerinin organ bağışı konusunda görüşlerini almak amacıyla erkek ve kız öğrenci yurtlarında basit rastgele örnekleme ile seçilen ve araştırmaya katılmayı kabul eden 360 öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Öğrencilerin % 59.5’inin organ bağışı konusunda bilgilerinin olduğu, % 59.6’sının organ  bağışında bulunmak istediği, % 78.9’unun organ bağışının gerekliliğine inandığı, % 69.1’inin ise organ bağışı için ne yapmak gerektiğini bilmediği saptanmıştır."

Organ bağışı yapmak isteyenler, nasıl bir yol izleyeceklerini bilmiyor. Öğrenmek isteyenler için şu siteyi önerebilirim. Farkındalığı artırırken, bağış yapmak isteyenlere yol haritalarını sunmak da çok önemli yer tutuyor. Çünkü, organ bağışı hayat kurtarır.  


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...